8 Kasım 2016 Salı

EDEBİYATTA BEDEN ALGISI ve KADIN BEDENİNİN TEMSİLİYETLERİ



Dünyanın Öyküsü dergisi (sayı: 6); "Aşk ve beden" dosyası kapsamında yayımlanmıştır. 

“Aşk ve beden” dosyası kapsamında soruşturmanızın soruları üzerinden beden algısı, toplumsallaştırılmış, cinsiyetlendirilmiş, tıbbileştirilmiş beden kavramları ve özellikle hâkim ideolojide ötekileştirilen/denetlenen/erotize edilen ya da kutsallaştıran kadın bedenine dair yerim yettiğince -biraz genel ve özet- bir perspektif sunmak istiyorum. Aşk izleği sıklıkla öyküleşirken “öyküleşmediğini” belirttiğiniz bedenden hangi bedeni kastettiğinizi tam olarak bilmiyorum. Baştan sona bir öykünün ana teması olmaya niyetli ve buna yeterli fiziksel beden, organik bir düzenek olarak beden mi? Sembollerle yüklenmiş, kodlanmış beden mi? Bir “izlek olarak aşk” ile bir “izlek olarak beden”i karşılaştırıyorsak, evet belki bedeni tüm metninin ana teması ya da merkezi haline getirmiş, bir aşkın hikâyesini anlatır gibi, yalnızca bedeni tahkiye eden, kahramanı başlı başına beden/ler olan çok sayıda öykü ile karşılaşmıyoruz.Çünkü, bedenin anlam bilimini yazıya dökmek, tümüyle bedensel imgelerle kurulmuş bir anlatı oluşturmak, bedensel yaşamı metinselleştirmek çok kolay değildir. Bakhtin, bedenin ancak grotesk imgeler yoluyla bir anlam birimine dönüştürülebileceğini, bedeni, iktidar alanının dışına taşıyan en önemli ve belki de tek edebi bir türün ise grotesk edebiyat olduğunu belirtir. Groteskin ayırt edici özelliği, bedeni de dünyayı da varlık olarak değil, varoluş ve dönüşüm süreci olarak temsil etmesidir.[1] Bedenin bölümlerine ve işlevlerine ilişkin sonraki kuşakların edebiyat bilimcilerinin “canavarca” bulacağı katalogları birbirine teğelleyen Rabelias’tan beri farklı bedenlerdeki çekicilik, bedensel kusurlar, ucubeler, tenin kırılma noktaları, metalin etle birlikteliği grotesk edebiyatın vazgeçilmez motifleridir.
Ne var ki modern liberal, özerk bireyin yaratılmasında kapanmış ve sınırları çizilmiş beden algısının önemli olduğunu belirtmek gerekir. Uygarlaşmış beden, Ortaçağın grotesk bedeninden farklı olarak sert, kapalı, katı, kuru, diğer bedenlere mesafeli, sınırlarını ve sıvılarını denetleyen, kendine hâkim bir beden olarak düşünülür. 19. yüzyıl sonunda hâlâ üreme ve soyu devam ettirme gerekliliği oranında toplumsallaştırılan, iktidar tarafından denetim altında tutulan beden bu yüzden de kendine özgü işleyişi, bölümleri, sıvıları olan bir canlı olarak karşımıza çıkmaz pek.
Ancak bir yandan da şu var; bedeni aşktan, hayattan, insana dair tüm anlatılardan, kültürden, politikadan yaşadığı çevre ile diyalektik ilişkisinden soyutlayıp onu etkileşimsiz, bağımsız, homojen bir alana hapsedebilir miyiz ki zaten?
Tarih boyunca iktidarların en yüce ideolojik nesnesi olan, toplumsallaştırılan, medenileştirilen, cinsiyetlendirilen, estetize/erotize/mistifiye ya da rehabilite edilen; her koşulda denetim altına alınan beden, toplumsal sınıfın, ırkın, güzellik ve gençlik idealinin göstergesi olan beden bu kadar kodlanmış ve yüklenmişken bedenin öyküleşmediğini söyleyemeyiz. İçinde insanın, hayvanın, bitkinin, bedenlenmiş her tür canlının olduğu tüm anlatılarda bir yerlerden mutlaka görülür ve içinden çıktığı sosyokültürel tarihin, ideolojinin ve kültürün aynası olur. Gogol’den Nabokov’a, Balzac’tan Canetti’ye, Zola’dan Hugo’ya, Kafka’dan Artaud’a, Mişima’dan Christa Wolf’a, Elfriede Jelinek’ten Gombrowicz’e, Borges’ten Calvino’ya, Anais Nin’den Kathy Acker’a, Bataille’dan Sade’a, Ballard’dan Chuck Palahniuk’a, Hanif Kureishi’den Sadık Hidayet’e, Javier Marias’tan Ursula K. Le Guin’e dek bedenle politik anlamda derdi olan pek çok yazar, bedeni tarih boyunca değişkenlik gösteren farklı paradigmalarla temsil etmişlerdir.
Bedenin bir izlek ya da farklı bağlamlarda nasıl temsil edildiğini görebilmek için tarihsel süreçte değişen anlamını, ona yüklenen kodları kısaca hatırlayalım; Antik dönemde yüceltilen, tanrıların, tanrıçaların mükemmelliği ve kusursuzluğunu simgeleyen beden Platon’a göre ruhun mezarı; St. Paul’e göre Kutsal Ruh’un mabediydi. Sokrates, Platon ve Aristoteles’in düalist felsefeleri, beden algısını yüzyıllarca belirleyecek olan düşünsel perspektifi oluşturdu. Ortaçağ Hıristiyan dünyasında kilise baskısı altında şekillenen beden ruhun taşıyıcısı, maddi dünyaya ait ölümlü bir nesneydi. Dolayısıyla bu uzun dönem boyunca aşağılanmış, çilecilikle ve katı kurallarla bedeni zevkler engellenmiş ve cezalandırılmış, özellikle kadın bedeni en ağır yaptırımlara ve işkencelere maruz kalmıştır. Rönesans’la beraber yeniden keşfedilen ve bir sanat eseri gibi estetize edilen beden tekrar “güzel” olarak tasvir edilmeye başlandı. Güzellik, ruhani iyiliğin yansımasıydı.
Modern felsefenin “babası” Descartes ise insan bedeninin kutsal/temiz/güzel yorumunu reddederek, bedeni bir makine olarak yorumladı. Ruh ve bedenin birbirinden ayrı olduğunu düşünen Descartes’ın bu görüşü uzun süre hâkim olmuştur. Kant, akıl ve beden arasında köklü bir ayrım koyarken insan bedenine yönelik en ünlü araştırmayı yapan Nietzsche beden üzerinde aklın üstünlüğünün geleneksel tanımını tersine çevirir. Akıldan üstün tuttuğu bu beden imgesini temel olarak Antik Yunan’a, heykelsi kusursuzluğa dayandırır Nietzsche; beyaz, Batılı, estetik, yüce erkek bedenlerine… Keza Marx, bedenlerimizin sürekli ve düzenli olarak yeniden üretiminden söz ederken cinsel kimlikler arasındaki ayrımı, cinsiyetlendirilmiş bedeni, patriyarkal hegemonyayı görmezden gelmiştir. Kadına ait bir beden ve cinsellik tasavvuruna yer yoktur Marksist kuramda.
19. ve 20. yüzyılda beden üzerine önemli tartışmalar, farklı alanlarda Feuerbach, Marx, Engels, Darwin, Nietzsche ve Freud tarafından yapılmıştır. Ancak şu çok nettir ki, düalist yaklaşım içinde bedeni aklın ya da ruhun karşısına koyan ya da çözümlemelerini patriyarkal bir kültür içinde ve onun bakış açısıyla yapan her felsefe kadını ötekileştirerek nesneleştirmiş, erkeğiyse egemen özne olarak ortaya koymuştur. Beauvoir, kadının sadece cinsiyetinden söz edildiğini belirtir, erkek ise kadın gibi bedensellikle değil, bedene hükmeden evrensel aşkın özne olarak tinsellik, özgürlük ve akılla özdeşleştirilmiştir.
Hümanist-politik birey/düşünen özne, 19. yüzyıldan itibaren bedensel karşılığını erkek olarak bulmaya başlamıştı. İnsan anatomisi tıp literatüründe erkek bedeni üzerinden anlatılmış, aslolan bu bedene yapılan “dişil” ilavelerle kadın bedeni ortaya çıkmıştır. Cinsiyetçi patriyarkal bilimin oluşmasında Havva’nın Âdem’in kaburga kemiğinden yaratıldığına inanan patriyarkal dini otorite kadar kapitalist erkin de büyük etkisi vardır. Kamusal mekân, siyaset, bilim, kültür gibi alanlar erkeğe ait görünürken kadına düşen özel yer, dört duvar arası ve kendi bedeninin içidir. Bu beden hem denetim altına alınarak kapatılmış ama hem de kendine ait bir haz alanı yaratmasına, bir beden dili oluşturmasına imkân tanınmamıştır. Patriyarkal kapitalizm kadınların cinselliğini bir yandan bastırır, onlara hazzı yasaklarken, bir yandan da kadınları erkeklerin haz nesneleri olarak seferber eder, kadın bedenini sömürgeleştirir. Eril arzusu, kadın bedeni üzerine yatırım yapar, onu nesneleştirir ve fetişleştirirken erkek bedeni ise tam tersine arzu uyandırmamalıdır. Aksi takdirde, böylesi bir arzu, adaleli bir bedenin ya da romantikleştirilmiş bir fiziksel gücün cazibesine kapılmaya dönüşebileceği gibi homoerotik boyutlar içeren sapkın bir kadınsılık şeklinde de damgalanabilir.
Erkekler arası dostluk, gey oluş ve beden üzerine düşünceleriyle çığır açan Foucault, iktidarın ve mekânın (hapishane, hastane, okul vb) bedeni nasıl biçimlendirdiğini koskoca bir külliyatla analiz eder, bedenleri disipline etme tekniğini “tıbbileştirme” olarak kavramsallaştırır, cinselliğin ve cinsel farklılığın kimlik için gerekli kategoriler olarak nasıl üretildiğini ortaya koyarken kadın bedeninin ve cinselliğinin sınırlarını katı biçimde çizen patriyarkayı temel bir çözümleme kategorisi olarak ele almamıştır. Bir kadın soykırımı tarihi olan cadı avlarından bedene yönelik şiddet bağlamında hiç söz etmez. (İktidarın beden üzerindeki hegemonyası Türk edebiyatında da 12 Mart ve 12 Eylül edebiyatı içinde yoğunluk kazanmıştır. İşkenceyi anlatan, tasvir eden onca esere rağmen hikâyeyi “beden politikaları” bağlamına oturtan, kadın bedenine yönelik devlet işkencesini temel alan pek az eser vardır.) Erkek egemenliğini, yeniden üretimi ve kadınlığı oluşturan özel etmenleri, kadının özerk bir varlık olarak deneyimlerini görmezden gelmiştir Foucault tüm iyi niyetine rağmen. Söz edilen özne, hâlâ bir eril öznedir.
Başta söz ettiğim, bedeni iktidar düşüncesinden ayrı tasavvur edebilmenin imkânlarına karşı bedenin dil dışı bir gerçeklik olduğunu ileri süren Bakhtin de beden ve dil ilişkisinden söz ederken toplumsal ve kültürel olarak kurgulanmış cinsiyet kavramını bir anahtar kavram olarak almaz. Oysa yazmak cinsiyetli bir edimdir ve beden politik olarak cinsiyetlendirilmiştir. Lacan ataerkil kültürel düzeni, erkek cinsel organını iktidar ve arzu simgesi olarak temsil eden ‘fallus’ kavramıyla açıklar. Kadın ise fallusa sahip olmayan olarak sembolik düzenin (dil, yasa, kültürel düzen v.s.) dışında kalacaktır. Kadınlar erkekler tarafından yapılmış bir dil içinde ama bir yandan da bu düzenden itilmiş, dışlanmış olarak yaşamak zorundadırlar. Yazar olarak otoriteye sahip erkek yazar, fallusuyla üremeyi sağladığı gibi fallusun simgesi olan kalemiyle de metnin babası ve kurucusu konumunu korumuştur eskiden bu yana.  Norman Mailer, romanın bizzatihi bir “great bitch” (koca fahişe)  olduğunu iddia eder. David Lodge, “kurmacanın asla bakire olmadığını, sözcüklerin daha önce başka adamlar tarafından saldırıya uğramış biçimde yazara geldiğini” söyler. Derrida, kalemi bakire bir sayfa üstündeki penis imgesiyle karşılar. Alberto  Moravia Io e lui adlı romanında penisini kişileştirir; io, kendisi, lui’de küçük Alberto’dur. Luigi Malerba’nın başyapıtı Babafingo’nun kahramanı yine bir erkeklik organıdır. Eserlerinde güçlü ve muktedir erkek bedenini özellikle penis metaforlarıyla işleyen, ya da kadın cinsel organlarını erotik/sadistik bir listelemeyle kullanan Sade, Sacher-Masoch, Lawrence, Henry Miller, Norman Mailer, Jean Genet gibi yazarların eserlerinde kadınlar itaatkâr cinsel nesneler olarak kurgulanırken bedenler ve cinsel organlar teatral biçimde nesneleştirilir, fetişleştirilir. Charles Bukowski’nin, “15 cm” adlı öyküsü bu anlamda ironiktir. Karısının zorunlu diyet programı sonucu bir erkeğin 15 cm’lik bir penise dönüşmesinin hikâyesidir bu.
Edebiyat tarihinde çok sayıda erkek yazar, yaratıcı kapasiteyi beden konfigürasyonlarına benzeterek açıklamıştır: Kalem, metaforik bir penistir. Erkek yazarlar için yazma ediminin zaten bedensel/fallokratik bir erk olduğu bir edebiyat ve yaratıcılık ortamında bedenin öyküleşmediğini söylemek çok da doğru değil. Belki kadın bedeninin, kadın yazarlar tarafından yeteri kadar öyküleştirilmediğini söylemek daha doğru…
Ben kadın yazarların eserleri ve feminist edebiyat üzerine çalıştığım için bedene de bu perspektif ve feminist bilgiyle yaklaşıyorum. Dil dışı bir alana itilen kadının bu durumda hangi araçlarla yazacağıyla, kendi bedenini nasıl, hangi dille anlatacağıyla ilgileniyorum.
Kadın bedeni ve cinselliği erkek egemen edebiyatta nasıl imgelendirilir? Kadının bedenini, cinselliğini, arzularını yansıtan sözcükler edebiyata girmiş midir? Bu duygular temsil edilir mi? Nasıl temsil edilir?


Dil ve beden arasında: Kadın yazısı
Kadınları bedenselleştiren, cinselleştiren ve biyolojisinden dolayı zayıf ve kırılgan bularak sadece üreme ve çocuk bakımı gibi işlere uygun olduğunu söyleyen patriyarkal görüşler, “kadınlık” hakikatinin yaratılması süreciyle bağlantılıdır. Erkek egemen kültür ve toplumun hassasiyetleri ve hamasi diliyle tanımlanan/kurgulanan bu “kadınlık” özü, iffet, namus, edilgenlik, tinsellik, doğurganlık ve cinsellik imgeleriyle yüklenerek kadını itaatkâr bir nesne olarak sabitleştirir. Ortada kendi gerçekliği içinde bir kadın değil, eril arzu, fantezi ve beklentileri tatmin etmek üzere kurgulanmış, tarihsel ve kültürel olarak hiç değişmeyen evrensel bir prototip vardır. Kadının özdeşleşeceği “kendi-imajları” çoğunlukla kadını ikinci cins olarak takdim eden imajlardır ve kadın bu imajlarla kendine rağmen özdeşleşmek zorunda bırakılır. Kadın, kendi bedeninin gerçeklerini unutarak ya da bedenini ortaya koymayarak varlığını eril özneye göre sürdürmeye devam eder.
Kadına içkin olduğu iddia edilen bu öz oysa, kadınların tabiyetini gerekçelendirmeye ve hiyerarşiyi güçlendirmeye yönelik ideolojik, kültürel ve toplumsal bir inşadır. Erkeklerin erkekliklerini kurmak için “öteki”leştirdikleri referans noktası olarak kadınlar tüm bu anlam dünyalarında ortak ideolojik klişeler içine hapsedilmişlerdir. Ya eril göz için erotik hale getirilmiş, cinsel organlara bölünmüş ya yeniden-üretim ve soy-sürdürücü politikalar için araçsallaştırılmış, üreme ve cinsellik/arzu olmak üzere çifte anlamla üretilmiş,  her şekilde iktidar tarafından cinsiyetlendirilmiştir kadın bedeni. Yanı sıra kadınlar ve duygusallık/hassaslık/zayıflık arasında kurulan ilişki, tıbbi bilimsel söylemlerde eleştirilmeksizin bir olgu olarak literatüre geçmiş ve kadınlara da içselleştirilmiştir. 
Kadın yazarlar kamusal alana ve toplumun önüne kişilikleri, davranışları, akılları ile çıktıkları zaman erkek dünyasına kabul edileceklerine inandıkları için uzun süre bedensel yaşantılarına hiç yer vermemişlerdir. Ya bunları çok örtük, metaforik ifadelerle anlatmış ya romandaki erkek kahraman aracılığıyla yansıtmış ya da bizzat erkek ismi kullanmışlardır. Kadınları bedenlerine yabancılaştırarak, bedenlerine dair duyumsamalarını, hazlarını gizleyerek yazmak zorunda bırakan, kadını beden olarak tanımlamış bu edebi/felsefi gelenek, kadın yazarı da kendi bedeniyle hesaplaşmaya iter. Kadının yazdığı, kendine ait olduğunu sandığı beden gerçekte nedir, yazıya hangi beden katılıyor, hangi beden kendini saklıyordur?
Bu karmaşık bilinçaltında ruhu ve bedeni arasında sıkışan kadın motifini görürüz. Bu kadın, 19. yüzyıl edebiyatındaki histerik, günümüz edebiyatındaki depresif kadındır. Kadın ve histeri arasındaki bağ, etimolojik açıdan da onaylanarak Yunanca uterus kelimesinden gelen histeri, “gezgin rahim” rahatsızlığı olarak tanımlanmıştır. Kadını irrasyonel, içgüdüsel, duygusal, “asabi cins” olarak tarif ederek kadının ruhsal ve zihinsel sorunlarını, “hastalık üretmeye müsait” cinsel organları dolayımıyla açıklayan dönemin tıp ve bilimi, kadında zihinsel aktivitenin, yüksek öğrenimin, kitap okumanın deliliğe ve histeriye neden olduğunu iddia ederek, kadınları iyileşmeleri için geleneksel anne-ev kadını rollerine çağırıyordu. Yaşar Çabuklu’nun Bedenin Farklı Halleri’nde belirttiği gibi, histerinin tam da kadınların kamusal alanda konuşmaya başladığı bir dönemde eril tıp söylemince üretilmesi hayli düşündürücüdür.[2] 
Birçok feminist kuramcı, kadınla özdeş bu hastalıkları, kadın bedeninin kültürel tanımlarına bir tür direnme olarak inceler. Teresa de Lauretis, egemen söylemin Oidipus üçgeni kurgusundan sıyrılarak temsilin yapıbozumunu önermiştir. Julia Kristeva, Luce Irigaray, Michele Montrelay, Helene Cixous gibi postyapısalcı feministler, eril kuramlara karşı alternatifler geliştirerek, histeriyi kadının dilsel ve kültürel sistemler içindeki yokluğunun yerini dolduran bir imkân, kadının protestosu olarak tanımladılar. Kadın histeriğin sessiz ya da sözsel olmayan beden dili, patriyarkaya meydan okuyan bir kadın dili olarak, bilinçdışının bedensel konuşması olarak belirmektedir. Cixious, Irigaray ve Kristeva’nın feminist edebiyat eleştirisine taşıdığı bir tür teknik olan “Écriture féminine” histeri, kadın dili ve edebiyat arasında ufuk açıcı bir bağ kurar ve bedeni, yazı ve yazmak eylemi üzerinden tanımlar. Kadın histeriğin bedensel jestleri, modernliğin eril, disipliner, sosyal kodlarına karşı grotesk bedenin anarşik jestlerini karnavalesk biçimler altında ortaya koymaktadır. Dolayısıyla kadının bedeninden gelen bu dilin en önemli özelliği egemen dil kurallarını bozması, eğip bükmesi ve altüst etmesidir. Irigaray, kadın histeriğin bedensel bir söylemi ifade ettiğini ve histerinin bir meydan okuma olduğunu söyler. Kadın histeriğin bedenini “uçan beden” olarak tanımlayan Cixous ise bütün histerik kadınları yazmaya davet eder. Kadının erotizmini, evrenini ve kendi kültürünü yazması, bedenden başlayan bir süreçtir. Cixous, yazma ediminin, kadının konuşma karakterine benzediğini ve konuşmada sınırları zorlayan kadının yazın alanında da kendine bir uzam oluşturması gerektiğini, dil ve beden arasında kurulan ilişkinin dişilik ve yazın arasında da kurulabileceğini söyler. Juliet Mitchell de aynı görüştedir; kadın yazını kesinlikle histerik olmalıdır.[3]

Feminizm ve beden politikaları
Kadın bedenini bir eksiklik üzerinden değil de olumsallık olarak tanımlamak için bedenin
temsilini yeniden ele almak ve psikanalitik veya bilimsel özne ve beden açıklamalarına karşı farklı yaklaşımlar geliştirebilmek için feminizmin kimlik ve özne tanımlarını yapması ve patriyarkanın kapitalizmle kurduğu ortaklığın mekanizmalarını iyi çözümleyebilmek gerekir.
Eğitim hakkı ve kadın-erkek eşitliğini savunurken “özel olanı” el değmeden bırakıp zihni bedenden üstün tutan liberal feminizmin aksine radikal feministler, kadınların bedenleri üzerinde -cinsel kölelik, dayak, taciz, tecavüz, pornografi, doğum kontrol yöntemleri, jinekoloji, plastik cerrahi vb.- kurulan erkek egemenliğine karşı duran politikalar izlemişler, sanat ve edebiyattaki cinsiyetlendirilmiş kadın ve beden imgelerini sorgulamışlardır.
Feminist işlerde, erkek diline, sembolik düzene ve eril göstergelere karşı yeni bir dil oluşturmak, öncelikle bedenden ve kadına özgü kılınan alanlardan başlayan bir süreçtir.
20. yüzyılın başından itibaren pek çok kadın yazar ve sanatçı cinselliklerine, özellikle de Freud’un negatif imgeler haricinde temsil edilemez buyurduğu vajinalarına sahip çıkarak cinsel organlara dönük bir sembolizm, dişil bir otoerotizm yaratmışlardır.
Colette, heteroseksüel kadın bedenleri dışında da bedenler olduğunu hatırlatmış, Anais Nin, cinsel organlarını eğretileme olarak kullanarak bedenin ritmlerini özgürce dillendirmiş, 70’lerin radikalleri arasındaki Germaine Greer ve Judy Chicago (“vajina sanatı”nı akademiye sokmuştur) öncülüğünde Jane Arden (69’da yazıp oynadığı “Vagina Rex and Gas Oven” bir kadının toplumca kendisine empoze edilmiş aşağılık duygusuyla uzlaşma çabasının anlatıldığı mükemmel bir eserdir), Faith Wilding, Carolee Scheneeman, Annie Sprinkle, Hannah Wilke, Boryana Rossa, Birgit Jürgenssen, Valie Export oldubitti erkekler tarafından temsil ve denetim altında tutulan çıplak bedenlerini bizzat kendileri temsil ve “teşhir” ederek bedenin kültürel dramasını ve iktidara direnişini yeniden canlandırmışlardır. Barbara Kruger’in 80’lerde, “bedenin, senin savaş alanındır” mottosundan yola çıkan feminist sanatçılar -Marina Abramoviç, Ana Mendieta, Jo Spence, Gina Pane, Orlan- ise acı ve haz mekanizmalarını, tıp ve psikanaliz disiplinlerini sorunsallaştırarak, kendi bedenlerine bizzat acı verici pratikler uygulamışlardır. Üretilen ve sergilenen beden, postmodern kültürün haz ve tüketime odaklanmış genç, dinamik ve kusursuz bedeninin tersine acı, iğrenme, endişe, korku, yabancılaşma yaratacak bir bedendir. Kristeva’nın zillet kavramından yola çıkan kadın sanatçılar, bedenlerine ve bedenlerinin ürettiği salgılara duyulan tiksintinin (abjection) yabancılaştırma yoluyla azamiye ulaştırılarak sağaltılmasını amaçlarlar.
Bu bağlamda söz etmekte fayda var; bedeni feminist sanattaki veçhesiyle işleyen çok önemli bir kısa roman Don DeLillo’nun Beden Sanatçısı’dır. Bedenin sınırlarına meydan okuyan ve kadın öznenin kuruluşunu eleştirmek için onu kendi istediği gibi yeniden tasarlayan beden sanatçısı Lauren Harkte’nin beden-edimsel dünyasını anlatır. Kendini baştan aşağıya değiştirdiği performanslarında, kadınlığını öyle güçlü ve gizemli biçimde sunar ki Lauren, bedeni, zaman zaman çiftcinsiyetli olur, farklı cinsiyetleri ve bir yığın müphem cinsiyeti, ara durumu kapsar. Antonia Susan Byatt’ın hikâyeleri de bu tür bir okumaya açıktır. “Beden Sanatı” öyküsünün kahramanı, bir hastanenin kadın hastalıkları koğuşunda, bedenine, kürtajlardan artakalan embriyonları ve türlü iğrenç ifrazatı iliştirerek performanslar sergileyen Daisy Whimple’dır. Sergilediği bu işlerle gerçek bir acıyı, incinme duygusunu ve kadın bedenini tehdit eden şeyleri işaret etmeyi amaçlayan Daisy’ye göre eğer bir insan hayatını anlamak ve iyi yaşamak istiyorsa bedenle ilgilenmelidir. Byatt’ın Küçük Kara Hikâyeler Kitabı’ndaki diğer öyküler de irkiltici güçlerini tensel yaralara, yarıklara, bedensel tekinsizliklere, fiziksel dönüşümlere yani grotesk olana borçludur. Çok sevdiğim bir başka kadın yazar Joyce Carol Oates’ın hikâyelerindeki bedenler ise erkekler tarafından hırpalanmış, incitilmiş, yaralanmış, tecavüze uğratılmış genç kız bedenleridir çoğunlukla. Kadının bedenine ve ruhuna yönelen şiddetin aile ve ev içi görünümlerinin yanı sıra kadının kendi bedeniyle bir türlü barışamaması, geçmişte yaşanılan travmaların yükünü bir türlü atamamasıdır bu hikâyelerin ortak noktası.
19. yüzyıldan -kültürel feminist Charlotte Perkins Gillman’dan- bu yana kadınlar tarafından yazılan ütopyalarda ise kadın bedenine yönelik devlet şiddeti ve kurumların şiddeti ana tema olarak sıklıkla karşımıza çıkar. Modern devletin beden kavrayışı ve cinsellik söylemi bedeni abiyotik bir organizma olarak tahayyül eder. Bedenin denetim altına alınması bedenin iktidar tarafından ele geçirilmesiyle eşzamanlı gerçekleşir. Marie Darrieussecq’in Dişi Domuz’u bir parfümeri dükkânında çalışırken fahişeye dönüşen genç kızın geçirdiği değişim sürecindeki bedensel evreleri ele alır. Margaret Atwood Damızlık Kızın Öyküsü’nde cinsiyet hiyerarşisini olanca vahşiliği ve ürkütücülüğü içinde sorunsallaştırırken kadın bedeninin makineleştirilerek kadının nasıl “iki ayaklı rahim” muamelesi gördüğünü dile getirir. Seküler ve dini iktidarların doğum kontrol politikaları da bu eserlerin önemli meselelerindendir. Marge Piercy’nin Zamanın Kıyısındaki Kadın, Zoe Fairbairns’in Kadınlar Kulesi, Liz Jensen’in Yumurta Dansı ile Tufandan Sonra adlı romanlarında ve Hillary Jordan’ın Uyandığında adlı distopyasında kadın bedeni devletin malı haline gelmiş, kürtaj ve evlilik dışı cinsellik yasaklanmış, kadın bedenine kesilen ceza ve işkence olağanlaşmıştır.  
Radikal, anarşist ve sosyalist feminizmlerin kültür politikası içinde, kadın bedeni üzerindeki patriyarkal, kapitalist ve militarist iktidarı yıkmak, yeni ve özgürlükçü yaşam, ifade ve dil alternatiflerini inşa etmek vardır. Bu, dilde ve yazında da bir devrim gerektirir. Kadınlar kendi bedenlerini, tutkularını ve hazlarını anlatarak kadın merkezli bir cinsellik için çaba sarf etmelidirler. Cixous’un dediği gibi yazı kadının bedenidir ve yazarak kendinden çalınan bedeni geri almalıdır. Postmodern feministlerin etkilendikleri önemli kuramcılardan Deleuze & Guattari’ye göre de çalınan ilk beden kız çocuğununkidir. Toplum önce kızın bedenine müdahale ederek kurar, sonra da arzu nesnesi olarak biçimlenen kıza göre yerini alan oğlan çocuğun sırası gelir. Ancak küçük kız bu kez mağdur değil, bir direniş figürüdür.

Irigaray, Spivak, Cixous, Gallop ve Butler gibi feministler, bedeni tarihin ve kültürün dışında
biyolojik bir veri ve tabula rasa gibi gören beden/ruh, doğa/kültür ikiliğini yineleyen
cins/cinsiyet ayrımı bağlamında değil, göstergeler ve temsiliyet ağında etkin bir faillik olarak
yorumluyorlar. Cinsiyetli bedenin, ancak performe edileceğini, onu oluşturan söylemleri ve edimleri önceleyen ontolojik bir statüsü bulunmadığını vurgulayan Butler’a göre toplumsal, kültürel, tarihsel bağlamdan koparılmış bedenin sahibi belli değildir. Donna Haraway ise doğal olanla makinesel olan arasındaki sınırların müphemleştiği çağımızda hepimizin, organizmayla makinenin oluşturduğu melez varlıklar, siborglar olduğumuzu söyler.
Modernist dönemin bir bütün olarak düşünülen beden anlayışı postmodern dönemde tam tersine çevrildi, estetik ve bütüncül beden parçalara ayrıldı, cinsiyet, güzellik, sağlık söylemlerinin katı yükünden kurtularak muğlaklaştı ve hesap edilemez hale geldi.
Tüm bu söylem karışıklığı, serbestliği ve ihlal stratejileri içinde günümüzde kadın bedeniyle birlikte normdışı ilan edilen bedenlerin feminist çalışmaların yanı sıra queer ve transgender politikalarıyla sakatlık çalışmalarının siyasi öznesi olarak konumlandırılması ise son derece sevindirici.  

Türk edebiyatında kadın bedenine kısa bir bakış
Batı edebiyatından ve romanından etkilenen Türk edebiyatında da beden önceleri kendi halinde bir organizmayken tarihsel süreç içinde farklı anlamların taşıyıcısı olmuş, bireysel ya da siyasi iktidarlarca düzenlenmiş ve denetlenmiş halde kurmacalarda yerini almıştır. 
Köy romanlarında, halk hikâyelerinde, seyirlik oyunlarda daha grotesk diyebileceğimiz bir yerde durur beden; henüz medenileşmemiştir, daha kabadır, yabanidir. Berna Moran’ın belirttiği gibi, “köylülerin ilkelliğini, içgüdüleriyle yaşayan hayvanlar gibi doğaya yakınlıklarını” anlatmak için daha hayvani, sınırları muğlak bir beden imgesine başvurulmuştur. Bu anlamda muğlaktır belki ama bu beden tam anlamıyla güçlü bir erkek bedenidir. Tanzimat’la birlikte Batılılaşmayı kutlayan yazarların eserlerinde Batılı, sınırları dışa kapalı, teni dahi şıklaşmış, kentli bir beden; Batılılaşmayı eleştiren yazarlardaysa hastalıklı beden imgesi önem kazanmıştır; bedensel eksiklik simgesel bir değerdir.  Yozlaşmış beden sıklıkla kadın bedeni/hastalıkları (histeri) üzerinden temsil edilmiştir.
Cumhuriyet devri Türk edebiyatında beden yapısı, bedensel davranışlar ve kişilik ilişkileri önemli detaylardır; bedensel tasvirler, metaforlar, beden örüntüleri, psikolojik tahlillere, yardımcı olmak ve roman karakterinin ruhsal durumunu okura kavratmak için kullanılmıştır. Cumhuriyetin inşasında ve modern Türkiye’nin oluşumunda kadın bedeni ise çağdaş Türk erkeğinin tamamlayıcısı olmakla birlikte militarist söylemin nesnesi olmaya da başlayacaktır. Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin ‘Kemalist baba’larının yetiştirdiği ‘Cumhuriyet kızları’ sınıfsız, zümresiz, tek kültür tek ses-tek kimlik ilkesiyle tanımlanmışlardır. En önemlisi cinsiyetsiz bedenlerdir bunlar. Kamusal alanlara çıkabilmek ve vatanına, milletine, ailesine yardımcı olabilmek için erkeksi giysilere, beden jestlerine, eril hasletlere bürünmesi arzu edilen bir durumdur.  Milli Mücadele’nin içinde aktif olarak yer alan Halide Edib, Türkün Ateşle İmtihanı’nda kendini cinsiyetsiz bir kadın olarak tanımlarken Cumhuriyet Türkiyesi’nde kadınların kamusal hayata hangi koşullarla kabul edilebileceklerini de anlatıyordu: Cinsiyetsiz ve erkeksi. Yeni Turan’ın Kaya’sı, Tatarcık’ın yakışıklılığı, kısa saçları ve kaslı bedeniyle betimlenen Lâle’si erkek gibi oluşlarıyla övülürler. Dönemin edebiyatında sıkça görülen bu erkeksi kadınlar, bir erkeğe duydukları romantik aşk ile kadınlık alanına geri çağrılırlar. Erkek giysilerinden kurtularak kadınsılaşırlar, kadınsı jest ve mimiklerle donatılırlar ve ancak o zaman evlilik ve annelikle ödüllendirilirler.
Batılı anlamda “feminizm” kavramı, Türkiye’de kadın yazarlar arasında da ancak 80’lerde kabul görmüştür. Bu temelin oluşumunda sosyalist kadınlar ve 70’lerin özgürlükçü kadın yazarları yer alır. 70’lerde özgürleşme sürecindeki kadını siyasal, toplumsal, entelektüel, tinsel, duygusal, etik açılardan bütün olarak kavrayan; kadınlık bilincini ve dişil öznelliği yansıtan, cinsel farklılığı kadının bakış açısıyla sunan çok değerli romanlar, hikâyeler yazılmıştır. Geleneksel toplumsal cinsiyet rollerini, erkek şiddetini ve patriyarkal mekanizmaları eleştiren Sevgi Soysal, Füruzan, Adalet Ağaoğlu, Tezer Özlü, Sevim Burak, Tomris Uyar, Nursel Duruel, Erendiz Atasü, İnci Aral, Pınar Kür hikâyelerinde, kendi bedenlerinden yola çıkarak kadın cinselliğini ve bedenini ataerkil yargılardan ve sansürden yara almadan dile getirmeye çalıştılar. Özellikle Nezihe Meriç ve Leyla Erbil’in kadın karakterlerinin ataerkil kültür değerlerine karşı kadın olmanın bilincine vardıklarını ve bunu da önce bedenlerini anlatarak ifade ettiklerini söyleyebiliriz.
İkinci dalganın etkisini tam olarak gösterdiği 80-90’lar döneminde Türkiyeli feministler bedenlerine, arzu ve hazlarına karşı savunmacı bir politika izledilerse de günümüzde heteroseksizmin kutsadığı bedenleri sorgulayan, cinselliğini adlandıran ve tanımlayan, kadın bedenini şekillendirmeye çalışan kurumlarla iktidar arasındaki ittifakların bilincinde kadın yazarların varlığından söz etmek mümkün.   
Beden kavramıyla politik bir bağ kurması, iktidarın beden üzerindeki farklı etkilerini göstermesi ve anlaşılırlığın sınırlarındaki bedenleri metinselleştirmesi açısından önemli bulduğum yazarlar ise -yukarıda isimlerini andığım kadın yazarların yanı sıra- Hüseyin Rahmi Gürpınar, Nahid Sırrı Örik, Pefami Safa, Bilge Karasu, Enis Batur, Selim İleri, Necati Tosuner, Murathan Mungan, Ayşegül Devecioğlu, Fatih Özgüven, Müge İplikçi, Nâlân Barbarosoğlu, Murat Uyurkulak ve Mine Söğüt.



[1] Bakhtin, M, Karnavaldan Romana, Çev: Cem Soydemir, Ayrıntı Yayınları, 2001.
[2] Yaşar Çabuklu, Bedenin Farklı Halleri, Kanat Kitap, 2006.
[3] Juliet Mitchell, Mad Men and Madusas: Reclaiming Hysteria, Basic Books, 2001.

İzleyiciler