Bu Blogda Ara

1.07.2015

Eşcinsel edebiyattan lgbt edebiyatına



 

İktidar ilişkilerinin ortaya çıktığı noktada biliyoruz ki direniş olanakları da belirir. Lgbt bireyler için cinsiyetçi ve homofobik iktidara karşı direnişin bir imkân olmaktan çıkıp eyleme dönüşmesi eşcinselliğin sabit tarihini kırılmaya uğratmıştır. Çünkü gerçekte 19. yüzyılda “eşcinsellik” olarak kurulan kategori, tarihin hiçbir döneminde tekil, yekpare bir grubu tanımlamamıştır, geyler, lezbiyenler, biseksüeller, trans bireyler vardır. Hatta evrensel bir gey, lezbiyen, trans kimliği değil, sınıfsal, kültürel, etnik, tarihsel farklılıklar mevcuttur. Bu farklılıkların görünür hale gelerek kimlik politikalarının oluşmaya başlamasının tarihi olan Stonewall lezbiyen, gey, biseksüel, travesti ve transseksüel (lgbt) hareketin politik miladıdır. [1]

Lgbt bireylerin New York’ta buluştukları barlara düzenlenen polis baskınlarına karşı gösterdikleri fiziksel direniş olan 1969 Stonewall isyanı sonrası, “eşcinseller”“gey” haline gelmiştir. “Eşcinseller polis vahşiliğine razı olmuşlardı; geyler onunla savaştılar” diyen Margaret Crunshank eşcinsellerin hasta ve günahkâr oldukları düşüncesini reddedip heteroseksüellerle eşitliği talep ettikleri, ayrımcılığı protesto etmek için bir araya geldikleri ve yığınlar halinde açığa çıktıkları zaman gey haline geldiklerini belirtir.  

Cinsiyet çeşitliliğini, ortak bir tarihyazımında değerlendirmek/sabitlemek mümkün değildir. Dinamiklerini ve bağlamını kaçınılmaz olarak tarihin belirlediği, eşcinsellikle bağlantılı olarak tartışılan edebiyat büyük ölçüde kendilerini “gey” olarak tanımlayan yazarlar tarafından yazılmamıştır. Normdışı cinselliklere yer veren kimi romanlar negatif klişeleri üretir, kimi olumlayıcı temsiller geliştirir. Ancak eşcinselliğin “yasa dışı” olduğu dönemde oluşan ihlalci edebiyat ile gey ve lezbiyen kimliklerin meşrulaştığı dönemin edebiyatı aynı değildir, tek yönlü bir eleştirel bakışla değerlendirilemezler. Çünkü eşcinsel hareketi tarihsellikten, sınıfsallıktan ve ırksal farklılıklardan yoksun değildir.  
Hareketi kabaca üç döneme ayırmak mümkün; 1890’lardan II. Dünya Savaşı’na kadar, eşcinselliğin azad edildiği, hoşgörüldüğü dönem; savaş sonrasından 1969’daki Stonewall ayaklanmasına kadar eşcinselliği destekleyen hareket ve lgbt özgürlük hareketi.
İlk dönemde Oscar Wilde davası, homoseksüelliğin açığa çıkarılmasında bir ilki teşkil etmekteydi. 19. yüzyılda Batı’da erkek eşcinselliği ve sodomi kanun dışı sayılır, kimi kez ölümle cezalandırılırken, kadın eşcinselliğine göz yumuluyordu; kadınlar aralarında cinsellik olmadan ve erkek rollerine öykünüp erkek gibi dolaşmadıkları takdirde âşık olabilir, birlikte yaşayabilirlerdi. Elbette ki bu ayrıcalıktan varlıklı üst sınıflar yararlanabiliyordu.
Bu dönemde bohem bir eşcinsel edebiyatı oluşmaya başlamıştır. İngiltere’de 1905’te kurulan ve 1920’lere kadar sözü geçen Bloomsbury Topluluğu, eşcinselliği çevreleyen sessizliği kendi aralarında gerçekleştirdikleri sohbetler, mektuplaşmalar, ev partileriyle bozuyordu. Virginia Woolf, E. M. Forster, Roger Fry, Duncan Grant ve Lytton Strachey gibi yazar ve şairlerin üyesi olduğu topluluk, eşcinselliğin politik anlamda özgürleşmesine yönelik sanat ve edebiyat yoluyla zemin hazırlamaktaydı.

Dünya edebiyatına unutulmaz eserler kazandıran Louis Aragon, Jean Cocteau, James Baldwin
Truman Capote, D. H. Lawrence, Federico García Lorca, André Gide, Jean Genet, Klaus Mann, Thomas Mann, Marcel Proust, Walt Whitman, Tennessee Williams gibi yazar ve şairler gey kimliği öne çıkaran eserleriyle bir eşcinsel erkek edebiyatı kanonunun oluşmaya başlamasını sağladılar. 1920 ve 1930'larda, New York, Chicago, Paris gibi büyük şehirlerin ev sahipliği yaptığı lezbiyen barlardan da bohem bir altkültür ve lezbiyen edebiyatı çıkmaya başladı. Colette, Djuna Barnes, Anais Nin lezbiyen edebiyatın erken örneklerini verdiler. Radclyffe Hall’ın heteroseksüel bir kadına âşık, doğuştan erkeksi bir üst sınıf lezbiyeni anlattığı romanı The Well of Loneliness (1928) ise 60’ların sonlarına kadar “lezbiyenlerin incili” olarak kabul görecekti. Aynı yıl yayımlanan Virginia Woolf’un hayatının aşkı Vita Sackville-West’in kurgusal biyografisi olan Orlando Woolf’un edebiyatını belirleyen klasiklerden biri haline geldi. Yine dönemin şairleri Renée Vivien ve Natalie Clifford Barney, Sappho’yu yücelten şiirler yazdılar, lezbiyen bir şiir akımı yaratmayı amaçladılar. Beraber açtıkları “Dostluk Tapınağı” adlı salon lezbiyen kültürün oluşmasında önemli rol oynadı.

Dönemsel olarak Osmanlıya bakarsak eşcinselliğin cinsel bir norma dönüştüğünü, erkekler arası aşk edebiyatını, Divan Edebiyatı’na ve minyatürlere yansıyan köçek tutkusunu görürüz. Hüseyin Rahmi Gürpınar, Nahid Sırrı Örik, Abdülhak Şinasi Hisar, gey kimliğini politik olarak savunmasalar da eserlerinde eşcinsel kimliğine ilişkin motifler çokçadır. Erkek eşcinselliği kadar yaşanır olan kadın eşcinselliği de edebiyatta yerini almıştır almasına ama sadece erkek yazarların eserlerinde. Mehmet Rauf’un Bir Zambak Hikâyesi’ndeki (1910) ilk açık lezbiyen karakter, pornografik ve eril bir kurgu ve dille temsil edilmiş ve sonunda erkeksi yöntemlerle cezalandırılmıştır. Osmanlıda yaşanan eşcinsellikle ilgili en popüler kaynakları yazan Reşat Ekrem Koçu ise ataerkil bir tahayyül içinden erkeksi kızları övgüyle anar.
Osmanlı eşcinsel edebiyatının en verimli yazarı Enderunlu Fazıl, Zenânnâme’de İstanbul kadınlarından “sevici zümresi”nin hilesinin, “zeker” (erkeğin cinsel organı) taklidi bir alet olduğunu ortaya koymuştur! (İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası adlı romanının kahramanı Ebrehe’nin “hilesi” de zıbıktır! Romanda Ebrehe’nin cinsiyeti hakkında doğrudan bir bilgi yoktur ancak, ölümünden sonra cesedi yıkayan Bünyamin, Ebrehe’nin apış arasında bir zıbık görür.)
Lezbiyenleri yüzyıl sonuna kadar Batı keza Osmanlı edebiyatında pek de olumlu tasvirler içinde görmek mümkün değil. Lezbiyen karakter, hemen tüm kurmacalarda iki tip olarak belirmektedir: hastalıklı lezbiyen ve kurban lezbiyen. Bu tasavvura göre hastalıklı olan erkeksi kadın, kurban ise yanlış bedene hapsolan kadındır. Popüler edebiyat ürünleri, eşcinsellik ve transvestizm gibi deneyimlerin çerçevesini “cinsel sapkınlıklar” olarak çizen dönemin psikolog ve seksologlarının sözcülüğünü yapıyor, kuramlarını destekliyorlardı.

Eşcinsel özgürlük hareketi için, II. Dünya Savaşı önemli bir dönemeç oldu. Hatta John D’Emilio, savaşın, modern eşcinsel tarihinin başlangıcı olduğunu savunmaktadır. Savaş ortamı,  eşcinseller için ileriki yaşamlarını etkileyebilecek, kendi cinselliklerini ve birbirlerini keşfetmelerini sağlayacak deneyimlere zemin olmuştur.
McCarthy döneminde ise farklılık tehlikeli, eşcinsel eylemler yasadışıydı; sağ kanat, “cinsel sapıkları” günah keçisi ilan etmişti. Soğuk Savaş döneminde lgbt bireyler şiddetli saldırılara maruz kaldılar. Ancak iktidarın olduğu yerde direniş daima vardı. 50’lerin ortalarına kadar, homofil hareketin merkezi San Fransisco’da, gözle görünür bir eşcinsel kültürü, beat edebiyatıyla birlikte ve iç içe gelişiyordu. Allen Ginsberg, Jack Kerouac, William S. Burroughs (ve Robert Duncan, Jack Spicer, Robin Blazer) öncülüğündeki beat edebiyatı bir erkek eşcinsel altkültürü oluşturmakta ve eşcinsel bilinci üzerinde hayli etkili olmuştur.
Soğuk Savaş döneminde yeraltına inen lezbiyenler ise ABD ve İngiltere’de ancak şifreli bir dil kullanarak yayımcı bulabildiler. 1960’ların sonlarında ise politik bir güç ve toplumsal bir hareket olarak görünürlük kazandılar. Batı dünyasında ve Güney’in pek çok metropolünde, devrimci bir atmosferde ortaya çıkan bu hareket, ikinci feminist dalgayla ve Stonewall ayaklanmasının izinde oluşan eşcinsel hareketiyle sıkı bir ilişki içinde gelişti.
70’lerde doruk noktasına çıkan hareket, heteronormativeye karşı bir zaferdi ancak süreç içinde lezbiyenler, translar ve marjinalleştirilmiş cinsel kimlikler dışarıda bırakılarak “gey” kimliği sabitleşmeye başladı. Arka arkaya kurulan pek çok gey örgütü, topluluğu bir “gay pride” ve “gay power” kültürü/söylemi yaratmaya başlamıştı.

Lgbt hareketinin tarihi arka planı erkek ağırlıklıydı. Tanınma ve açılma konusunda kendilerini dışlanmış, öznelliklerinden yoksun bırakılmış bulan lezbiyenler, hareketteki erkek egemenliğini, patriyarkal işleyişi ve heteroseksüel feministleri eleştirmekte gecikmediler. İkinci dalga feminizmden ve gey özgürlük hareketinden duyulan hoşnutsuzluğun ardından ortaya çıkan lezbiyen feminizm, ayrılıkçı organizasyonlar kurmak, lezbiyenliğin aslında bir seçim ve karşı duruş meselesi olduğuna inanmak, her türlü hiyerarşiyi reddetmek ve eşitsizliği erotik hale getiren erkek üstünlüğünü eleştirmek konularında birleşti. Rita Mae Brown, Charlotte Perkins Gilman, Charlotte Bunch, Mary Daly, Marilyn Fry, Judy Grahn, Kate Millett, Jane Rule ve Adrienne Rich dönemin ünlü lezbiyen yazar ve kuramcılarıydı. Rich’in feminist eleştiriye kazandırdığı “lezbiyen süreklilik” kavramına göre, patriyarkal sisteme karşı mücadelede bütün kadınlar arasında bir lezbiyen süreklilik vardır, kadınlara cinsel ilgi duymayan kadınlar da kendilerini politik lezbiyen olarak görebilir. Ancak ikinci dalganın bu özcü ve kısmen akseksüel lezbiyen teorileri Audre Lorde, Barbara Smith, bell hooks, Alice Walker, Cherrie Moraga, Gunn Allen, Gloria Anzaldúa gibi beyaz olmayan lezbiyenler tarafından 80’lere doğru üçüncü dalga, siyah feminizm ve üçüncü dünya feminizminin etkisiyle hayli sert eleştirilere uğratılmıştır.

Geyler ve lezbiyenlerin 70’ler boyu süren bu ayrılığı ve karşı karşıyalığı, 80’lerde bir kırılmaya daha uğradı ve tüm lgbt bireyler AIDS için bir araya geldi. Bu dönemde ortaya konan eserlerin çeşitliliği, hacmi, farklılığı ve hitap gücü inanılmazdır. Lgbt için yeni bir ortak mücadele alanı yaratan AIDS,  homofobi ve faşizmi canlandırmışsa da ironik biçimde hastalık ilerici bir cinsel politikanın da simgesi olmuştur. Nitekim geniş bir cinsel kimlik ve davranış çeşitliliği içeren queer [2] kavramı ilk kez bu koalisyonun içinden çıkmıştır.
Temelini Foucault’dan alan, Deleuze’ün kadın-oluş, akışkanlık, aradalık, Derrida’nın “ek” (supplement) kavramından ve Lacan’ın merkezini yitirmiş kimlik modelinden esinlenen çoklu, çelişkili, parçalı, tutarsız, istikrarsız ve akışkan kimlikleri savunan Q teori, homofobik yaklaşıma karşı çıktığı gibi onaylayıcı, olumlayıcı eşcinsel yaklaşımı, gey ve lezbiyen saygınlığı modelini eleştirir. LGBT çevrelerinde hoşgörülmeyen (trans, çift cinsiyetli, biseksüel ve sado-mazoşistler gibi) bireylerin davet gördüğü ve görünür kılındığı bir alan olan queer, 90’ların sonuna dek çokça beslendiği feminizm ve LGBT politikaları başta olmak üzere sınır politikaları, göçmenlik, milliyetçilik, militarizm gibi sayısız alana girerek eleştirel ve dönüştürücü bir metodoloji olarak da algılanmaya başladı.

İlk queer grubu olan Queer Nation, New York'da 1990'da kuruldu. Kuram ilk kez Theresa de Lauretis tarafından, 1990’da bir konferansın başlığı olarak kullanıldı. Q kuramının temel metinleri olan iki kitap (Judith Butler, Gender Trouble; Eve K. Sedgwick The Epistemology of the Closet) da yine aynı yıl yayınlandı. Bu kuramcılara göre, biyolojik bir “öze” atıfta bulunduğu varsayılan “(biyolojik) cinsiyet” de aslında bu tertibatın hükmü altındadır ve dolayısıyla “biyolojik bedenin” de doğallığının sorgulanması gerekir. Bu aynı zamanda cinsiyet, toplumsal cinsiyet ve cinsel yönelim/(karşı cinse) arzu arasında olduğu varsayılan sürekliliğin de sorgulanması anlamına gelir. Butler’a göre cinsel hiyerarşi, toplumsal cinsiyeti üretir ve pekiştirir. Toplumsal cinsiyeti üretip pekiştiren şey heteroseksüel normatiflik değil, heteroseksüel ilişkilerin ardında yattığı iddia edilen toplumsal cinsiyet hiyerarşisidir. Bu hiyerarşi, homofobik tutumları üretmekte ve farklı cinsel yönelimleri ötekileştirmektedir.

Türkiye’de ise 12 Eylül 1980 darbesiyle homofobi yeniden canlandı; erkek eşcinseller, travesti ve transseksüeller aşağılayıcı sıfatlar ve alçaltıcı muamelelerle sürgün edildi; günümüze dek artan nefret cinayetlerinin tohumları atıldı. Ama bir yandan da darbenin ardından gelen neoliberal politikalar sayesinde bireyin tüketici sıfatıyla da olsa öne çıkması, bastırılmış cinsel kimliklerin ifade edilmesine olanak sağladı. Ten, haz ve seks keşfedildi, cinsel eğilimler sınıflandırıldı, cinsellik ilk kez üzerinde bu kadar çok konuşulan ve tüketilen bir alan haline geldi. Demir Özlü, Ferit Edgü, Selim İleri, Bilge Karasu, Adalet Ağaoğlu, Leyla Erbil gibi yazarlar eserlerinde eşcinsel temalara yer verirken; Attilâ İlhan’ın Fena Halde Leman (1980) ve Haco Hanım Vay (1984) romanlarında lezbiyenlik cinsel şiddet, sadizm, pedofili, travestilik gibi klişe kavramlarla harmanlanarak ele alınmıştır. Dönemin yozlaşma ve cinsel arayışlarla yüklü iklimini özellikle Ölüm İlişkileri (1979) ve Cehennem Kraliçesi (1980) adlı romanlarında işleyen Selim İleri’nin kurmaca dünyasında ise cinsellik, doyumsuzluk, haz ve acı ile kadınlık ve erkeklik kavramları geçişimlidir; kadın erkeğe, erkek de kadına dönüşür. (İleri’nin birçok anlatısında, kadın figürlerin cinsel fantezi ve kurgularında uyguladıkları, daha çok erkeğe özgü sayılagelmiş sadistik pratikler feminist eleştiri açısından sorunlu olmakla birlikte transgender edebiyat için yeni okumalar sağlayacaktır.) 90’larda Murathan Mungan ve Küçük İskender, Türkiye’de çağdaş bir gey edebiyatın oluşmasında çok önemli katkılar sağladılar. Mehmet Bilal, Sadık Aslankara, Niyazi Zorlu, Ahmet Tulgar, erkekler arası aşkı anlatmayı tercih ettiler. 
Aynı dönem boyunca kadın yazarlar toplumsal cinsiyeti eleştirdikleri kadar kadın cinselliğini de tema edindiler ancak, bu romanlarda lezbiyen ve trans kimliklere rastlamak mümkün değildir, lezbiyenlik henüz kadın yazarlarca sahiplenilmemiştir.[3]
Oldubitti seks işçiliği temsilinde, iğrenç ve zavallı figürasyonlarda görülen trans bireyler ise komik, trajik ve cinsel stereotipler dışında, varlık bilinçleriyle, özyaşamsal deneyimleriyle, ruhsal ve düşünsel alanlarıyla temsil edilmediler.

Varolan temsiller içlerinden çıktıkları kültürün ve toplumun homofobik izlerini taşıyor ve yeniden üretiyor hiç kuşkusuz. Homofobi kendisini her zaman ölüme kadar varan fiziksel şiddet, aşağılama ya da yok sayma ile göstermiyor. Eşcinsellere yapılan baskı, kuralları ve ilişkileriyle kadınları da baskı altında tutan sistemin ürünüdür. Patriyarka, cinsiyetçilik ve homofobi birbirleriyle işbirliği içerisinde bulunarak farklı yollarla açığa çıkarken, heteroseksizm kendini tek ve alternatifsiz norm olarak dayatarak diğer cinsel yönelimleri dışlamaktadır. 
90’larla birlikte erkekliğin imkânlarından yararlanan gey kimliği anaakımlaşmaya, ticari gey çevreler büyümeye başlamıştır. Gey kimliğinin ve yaşantısının aldığı yeni şekiller, kapitalist toplumlarda fazlasıyla hissedilir olan cinsiyet, ırk ve sınıfa dayalı ayrışmayı da yansıtmaktadır. 80’lerde bir üçüncü dalga cinsel radikalizm yaratan queer, 90’lardan bu yana sıklıkla geyin eşanlamlısı olarak, lezbiyen ve trans bireylerdense gey erkeklerle bağlantılı olarak kullanılır hale geldi ve dolayısıyla feminizmi karşısına aldı. Lisa Duggan gibi postfeministler, queer kuramcı ve aktivistleri mevcut kimlik politikalarını ve erkekliği yücelttikleri için eleştirdiler.
Transgender terimi 90’ların ikinci yarısında oturmaya başladı; halihazırda bütünü kapsayıcı bir terim olarak iş görüyor.[4] Transgender herhangi bir cinsel yönelim değildir, dolayısıyla travestiler, transseksüller, cross-dresserlar[5], interseksüeller, drag queen ve drag kingler[6], aseksüel ve biseksüeller ve de kendi atanmış biyolojik cinsiyetini kabul etmeyen herkes transgendered olarak tanımlanabilir.  

Transgender kuram, toplumsal cinsiyet ayrımcılığı ve zorunlu cinsiyetlendirmeye muhalif bir koalisyon politikası için alan açarken birçok crossgender pratiğini eşcinsellik versiyonları olarak okuyabilecek lezbiyen ve gey çerçevelerine alternatif sunuyor. Leslie Feinberg, Pat Califia, Jay Prosser,T Cooper, Kate Bornstein, Annamarie Jagose gibi trans kuramcı ve yazarların eserleri, bu yeni tanıma temel oluşturmaktadır.
Günümüzde özellikle ABD’de de, trans siyaseti LGBT aktivizminin giderek en keskin tarafı haline gelmekteyken Türkiye’de de 90’lardan bu yana varlık gösteren lezbiyen/gey hareketinin yanı sıra trans bireyler de kendi örgütlülüklerini oluşturmaya başladı. Günümüzde pek çok şehirde farklı etnik ve cinsel kimliklere sahip bireyleri buluşturan lgbt örgütlenmeleri -başta Lambdaistanbul ve Kaos GL-, üniversitelerde lgbt öğrenci dernekleri ve azımsanmayacak bir lgbt kültürü, sineması, literatürü söz konusu.
Mehmet Murat Somer, dünya edebiyatının ilk travesti dedektifini yaratmıştır. Peygamber Cinayetleri dizisinin bu estet ve yakışıklı dedektifi özlenen olumlu bir temsildir. Lubunya (Selin Berghan), trans görünürlük, ayrımcılık ve eşcinsel cemaat içindeki kabul sorunlarını dile getiren, Maskeler, Süvariler, Gacılar (Pınar Selek), trans cemaatinin İstanbul’daki tarihini anlatan önemli çalışmalardır. Cüneyt Çakırlar ve Serkan Delice’nin hazırladığı Cinsellik Muamması: Türkiye'de Queer Kültür ve Muhalefet ise yerli queer kuramının ve politikalarının geçirdiği aşamaları farklı açılardan yansıtan ilk kaynak kitaptır.
Türkiye’deki lgbt hareketin tarihsel süreç içinde aldığı yol, heteroseksizm ve homofobiye karşı çıkmak, ayrımcılık ve şiddeti engellemek için ciddi bir emek sarf ettiği ortada, ancak yine de bu hassasiyetler ve örgütlenmeler, nefret cinayetlerini, homofobiyi, ayrımcılık ya da hoşgörü politikalarını bertaraf etmeye henüz yetmiyor. Tüm bu ötekileştirme politikalarından kurtulabilmek ve lgbt bireylerin temsilini, homofobik söylemleri analiz edip alternatifler geliştirebilmek için hegemonik erkekliği, heteroseksüel patriyarkanın derin maddi köklerini, kapitalizmle kurduğu güçlü ittifakları, sınıfsal ve etnik farklılıkları göz ardı etmeyen bir feminist bakışa ve birlikte direnmeye ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Queer ve transgender eleştiriden yararlanan böyle bir feminist perspektif, kültürün ve edebiyatın, toplumsal ve cinsel ideolojilerle nasıl derinden yapılandırıldığını, cinsiyetçi politikaları ve bu politikaların diğer tahakküm biçimleriyle ilişkisini görmemiz ve çözümlememiz için gereklidir.

***
Stevens, H. (2011) Gey ve Lezbiyen Yazını, çev. Kıvanç Tanrıyar, Sel Yayıncılık
Duberman, M. (2008) Stonewall İsyanı, çev. Ceren Günger, Agora Kitaplığı
Butler, J. (2008) Cinsiyet Belası, çev. Başak Ertür, Metis Yayınları
Berghan, S. (2007) Lubunya/Transseksüel Kimlik ve Beden, Metis Yayınları
Cinsellik Muamması: Türkiye'de Queer Kültür ve Muhalefet, Haz: Cüneyt Çakırlar, Serkan Delice, Metis Yayınları, 2012.
Queer Tahayyül, Haz: Sibel Yardımcı, Özlem Güçlü, Sel Yayınları, 2013.


[1] 1970’de, örgütlü bir şekilde bir araya gelen lgbt bireyler, Stonewall Ayaklanması’nı andılar. Bir hafta süren bu anma etkinliklerine de Onur Haftası (Pride Week) etkinlikleri adını verdiler. O günden beri LGBTT bireylere yönelik baskı, şiddet ve ayrımcılığa dikkat çekmek için tüm dünyada düzenlenen Onur Haftası ve Onur Yürüyüşü Türkiye’de de 20. yılını geride bıraktı. Bu yıl “Direniş” temasıyla Haziran Direnişi’nin devamı olarak örgütlenen yürüyüşte on binlerce katılımcı, AKP şiddeti ve politikalarına, cinsiyetçiliğe, homofobiye, kadın düşmanlığına ve ezici kimlik politikalarına karşı birlikte yürüdü.

[2] Queer kelimesi Türkçede garip, tuhaf, yamuk gibi anlamlara geliyor. Argoda ise “ibne” demek.

[3] Lezbiyen cinselliğe, iki kadın arasındaki aşka, travestiliğe dair roman türünde örnekler 90’lardan sonra yayımlanmaya başladı. Bkz: Leyla ile Şirin, Hülya Serap Doğaner (1992); İki Genç Kızın Romanı, Perihan Mağden (2002); Ben Kendimi Affediyorum Tanrım Ya Sen?, Tijen Kino (2002); Bella, Stella Acıman (2002); Travesti Pinokyo, Sibel Torunoğlu (2002); Deniz Kızı, Zeynep Aksoy (2003); Kurtlu Elma Şekeri, Pınar Orhan Küzenci (2003).

[4] Transgender doğumda kendisine atanan cinsiyete uymayan, kendisinin başka bir cinsiyete sahip olduğunu hisseden kimseler için kullanılan şemsiye bir terimdir. Türkiye’deki lgbt hareketi günümüzde travesti ve transseksüel kelimelerini kullanmamakta, trans sözcüğünü benimsemektedir.

[5] Karşı cins gibi giyinen kişi anlamında kullanılıyor. Kadın gibi giyinmekten zevk alan erkek ya da erkek gibi giyinmekten zevk alan kadın...

[6] Drag genel olarak gündelik hayatında kullandığı cinsiyet kodlarının tersine kadın veya erkek kılığında gösteriler yapan sahne performansçısına verilen ad.  Drag king erkek, drag queen ise kadın kılığında şov yapan performansçıların kendileri için kullandıkları isim.



27.10.2014

HAYAL DİYARINDA HAYAL KIRIKLIĞI ve ORYANTALİST FANTEZİLER



Uzak diyarlara gitmek, kendisini en mükemmel olana, tasarlanana, yeni keşiflere götürecek yola çıkmak, yolda olmak en büyük hayali olageldi insanoğlunun. Seyahat, hayalin gerçek kılınması, elde edilmesi ve yeni keşifler kadar bir varış hazzı yaşanmasını da imkânlı kılıyordu ki bu haz, “orada olma” durumunun yarattığı tatmin ve zafer duygusu, seyahatin yerini turizmin almasını kolaylaştırdı. Keşfin, hatıranın, gizemin, sürprizin yerini böylece kültürlerin, halkların ve mekânların istila edilerek yağmalanması, nesneleştirilmesi, metalaştırılması aldı. İnsanları gezgin olmaktan çıkarıp turist kafilesine dönüştüren turizm, mekânları sıradanlaştırıp yerli olan her şeyi kimliksizleştirirken, el değmemiş alanlarda yeni ve yararlı nitelikler keşfetmek için tüm imkânlarını seferber ediyor artık.
Wittgenstein, “Artık yola çıktım, diyenler, yolun imgesini de kurmuşlardır. Ve gitmeyi becerebilirlerse eğer, bütün yollar ile menziller, bu imgeyle yaşanan çatışmalar içinde geçer. Yolcu bunu göze alabilendir” derken,  gezgin ve turist ayrımını kurmaya yardımcı oluyor; hayalinin peşinden gitme lüksü olan, hayalini satın alabilen kişi turist, hayal kırıklığı yaşayacağını bile bile bir hayalin peşinden gidebilen kişiyse gezgindir, kendini tasarlanmış, hayal edilmiş o imgeye adayandır.
Sömürgecilik döneminde hayallerin gerçek kılınacağı topraklar güneydeydi. Thomas Mann, E. M. Forster ve Virginia Woolf’un da aralarında bulunduğu birçok yazar, kuzeyden güneye seyahat örüntüsünü alır ve onunla oynar. Kuzeyliler güneye güneş ve bereket arayışıyla iniyordu. Püriten İngiltere’nin ya da Almanya’nın ürpertici sanayileşmesinden kaçmak isteyenler, sıcak ve bereketli bağlara, parlak gökyüzüne, masmavi sulara çekiliyordu. Güney Fransa, İspanya, İtalya ve Yunanistan hep birlikte bu mistiğe katılmıştı. Günümüzdeyse “güney” genelde Asya, Afrika ve Güney Amerika’ya yani üçüncü dünya ülkelerine, tehlikeli, tekinsiz, baştan çıkarıcı, şehevi “doğuya” tekabül ediyor. 
Doğu bereketlidir, hem hayalidir, hem işlevsel hem de hayal kırıklığına yol açacak kadar gerçektir. Doğuyu hem sistematik bir öğrenme, keşfetme ve uygulama, hem de arzu nesnesi olarak yaratan oryantalist ve sömürgeci istila, 19. yüzyıldan bu yana, hayallerini gerçek kılmak, arzusunu yatıştırmak için bu efsunlu, ışıklı, sürprizli, ilkel ve ürkütücü topraklara “kaçıyor”. Kendini kurucu ve hâkim özne olarak kurup doğuyu yaratan, tasarlayan, tanımlayan, aşağılayan, işgal eden ve sömüren Batı, biricik kültüründen ve lüksünden kaçma isteğini neden bu kadar tutkuyla arzuluyor peki? Yalnızca hayalcilik, maceraperestlik mi? Deborah Root, kaçışa böylesine sık biçimde duyulan arzunun sömürgeci ethos’la tutarlılık içinde olduğunu ve sonuçta da kendisini Batı otoritesinin sürekli tekrarlanması şeklinde ortaya çıkardığını belirtiyor. Batı kültürünü reddediyor ve ondan kaçıyor olduğumuzu düşünmek, bir düzeyde “bizim” kültürümüzün bütünsel ve evrensel olduğuna dair kendi görüşümüzü olumlamak ve böylece sömürgeci söylemi karakterize eden efendilik retoriğini yeniden üretme riskini almaktır. Roota’a göre Doğu’ya, egzotik olana kaçışta, otantik olanı aramak da yine Batılı öznenin kendini olumlama çabasından başka bir şey değildir. [1]
 

Turizmi, “Otantik değerlerin ve yaşam biçimlerinin yapay olarak yeniden üretilip uygun fiyatla paketlenerek “gelişmiş” Batılılara sunulması olarak tanımlayan John Urry [2], Batılı turistin gittiği her ülkede, kendine sunulanla yetinmeyerek gerçek/asıl “otantik”i aradığını ve bulamayınca hayal kırıklığıyla beraber onu kurtarma, koruma telaşına kapıldığından söz eder. Urry hayli iyimser! Otantik olarak sunulanı kurtarma telaşı bir yana onu kendi diline tercüme etmeye, kendine mal etmeye, metalaştırmaya meraklıdır Batılı. Bu egemen ve kurucu öznenin hayal kırıklığına tahammülü yoktur, hayalindeki “otantik”i bulamazsa onu yaratır. Oryantalizm işte budur!

Kültürel ürünleri, gelenekleri, halkları kurtarma kaygısı, Batı-dışı toplumları ve kültürleri tarihdışı bir zamana yerleştiren düzçizgisel bir zaman anlayışına dayanır ve onları zamansal olarak da geriye iter. Kendinden geçmenin, esrimenin, sefahatın, başıbozukluğun hayal dünyası olarak ortaya çıkan, dondurulmuş bir zamanı yaşayan, tarihsellikten neredeyse yoksun ama bir yandan da akademikleştirilen, siyasallaştırılan, edebileştirilen bu hayali doğu, Batı’nın ürettiği anlatılarla beslenmiştir oldubitti. Oryantalizmin bir düşünce biçimi, anlatılarla, söylemlerle koşullandırılmış ve koşullandırıcı bir algılama çerçevesi olarak nasıl kurulup işlediğini Oryantalizm adlı kitabıyla dünyaya duyuran Edward Said, Doğulu ötekinin kurulmasındaki esas meselenin, Batının kendini, kendine yeterli ve özerk bir özne olarak kurgulaması olduğunu belirtir. Foucault’nun bilgi-iktidar ağı kavramını, Doğu’nun kuruluşu sorununa bağlar ve Batı’nın ürettiği bilgi ile iktidar arzusu ve öteki kültürler üzerindeki hâkimiyeti arasındaki içsel bağı gösterir. Said, Doğu hakkında bilinçli ve maksatlı üretilen bilginin Batı’da vicdani bir değerlendirmeye konu olmayışının nedeninin sömürgecilik olduğunu belirtir. Doğu, Batı’nın sömürgesi olduğu sürece, zaten kurulu efendilik-kölelik ilişkisi Doğu’ya ilişkin metinlerin kasıtlı ya da bilinç dışı saiklerle üretilmesiyle pekiştirilecektir.
Said’e göre iki tür oryantalizm vardır: Örtük oryantalizm ve açık oryantalizm. Açık oryantalizm, bize “Doğu toplumları, onların dilleri, edebiyatı, tarihi, sosyolojisi ve benzeri hakkında çeşitli yerleşik görüşleri anlatırken, örtük oryantalizm ise neredeyse bilinçdışı (ve dokunulması mümkün olmayan) bir kesinliğe tekabül eder.” Örtük oryantalizm, rüyaların, görüntülerin, arzuların, şehvetin, fantezi ve korkuların yer aldığı bilinçdışı alanı yansıtır.

Batılı romantik gezgin Doğu’ya doğru yol aldıkça tuhaf ve ürkütücü bir gizemle karşılaşır. 
19. yüzyıldan bu yana kadının, Doğu’nun gizeminin anahtarı olduğu söylemine kapılan pek çok Batılı yazar, Doğu’yu cinselleştirme ya da şehvetli bir Doğu imgesi sunmada yaratıcı güçlerini sonuna kadar kullanmışlardır: Doğu cinselliği fantezileri, Doğulu kadının şehvet düşkünlüğü efsanesi, Doğulu haz nesneleriyle (köle kadınlar, kadın eşyaları, peçe, sürme, genç erkekler gibi) kurulan fetişistik bağ… Büyülü, mistik ama ulaşılamaz bir imge olarak kurulan Doğulu kadını aramaya giden Flaubert, Mısır'ın genelevlerinde koşmaktan vazgeçmez; Nerval ise Edward William Lane'in Modern Egyptian kitabını okuduktan sonra Doğulu kadının erişilmez olduğuna karar vererek çaresiz arayışını sonlandırır.

Batılı turistin Doğulu ötekine duyduğu arzu, Doğulu kadının mekânına, bedenine, hakikatine ulaşma arzusudur aslında. Doğu ve Doğulu kadın arasında kurulan metonomik ilişkinin bize, Doğulu kadına duyulan tutkunun nedenini açıkladığını söyler Meyda Yeğenoğlu. Duygusallığın vücut bulduğu yer olarak görülen Doğu, hep kadınsılığa ilişkin terimlerle temsil edilmiş ve buna paralel olarak, oryantalist söylemde ırksallaştırma ve kadınsılaştırma süreçleri birbiriyle iç içe geçmiştir.[3] Bu nedenle Doğu’nun anlaşılmasının koşulu, Doğu’nun kadınlarının anlaşılabilmesi olmuştur.
 
Doğu’ya dair üretilen fantezilerin odağında, gizemli Doğu’nun en karakteristik yönünü, en özsel Doğu’yu simgeleyen “peçeli kadın” imgesi yer alır. Oryantalizmin damgasını vurduğu 19. yüzyıldan bu yana Avrupalı gezgin ve yazarlar peçeye, çarşafa, hareme saplantılı bir ilgi gösterirler. Bizzat kendisi aracılığıyla Doğu’nun anlaşılıp kavrandığı bu figür, Edmondo de Amicis, Theophile Gauter, Lady Montagu, Du Loir, Robert Withers, Gerald de Nerval gibi Batılı yazarlar tarafından usanmaksızın anlaşılmaya, açılmaya ve hatta meşrulaştırılmaya çalışılmıştır. Bu yazarlara göre peçe, geleneksel ve muhafazakâr toplumlarda kadına özgürlük sağlayan bir imkân, altından gizli işler karıştırmaya yarayan erotik bir göstergedir. Ancak varlığı peçe tarafından örtüldüğü için “hakiki Doğu”, özneye hiçbir zaman verili değildir; göründüğünden daha fazla ve daha başka bir şeydir daima.

Doğu toplumlarındaki kadınlar üzerine yazılan antropolojik metinlerin tanımlayıcı özelliklerinden biri, “öteki”ni zamansal olarak geriye iten zamansallaştırıcı söylemdir ki bu, Batı’nın özgül zamansallığını evrensel bir model olarak kuran temel taşlardan biridir aynı zamanda. Doğu’nun farklı bir zamansallığa sahip olabileceği varsayımına hiçbir şekilde yer vermeyen bu zihniyeti hâlâ en çok şaşırtan imge peçeyse, onun baş edemediği imge de yine peçedir. Doğu’yu fethetmeyi, her şeye nüfuz etmeyi arzulayan Batılı turist için son derece can sıkıcı, hatta kızdırıcıdır bu durum. Fanon’un da belirttiği gibi, bu “görülmeden gören kadın” sömürgeciyi kızdırır; ilişkide karşılıklılık yoktur. Kadın kendini bırakmaz, vermez, sunmaz. Kadının gizemli alanını görme ve orayı iğfal etme arzusunu taşıyan özne, erkek olarak konumlanmıştır. Ötekine bakan, onu bakışın nesnesi yapan göz, eril gözdür. Kadının sessiz imgesi onu, erkeğin, dilsel komuta aracılığıyla zorla yüklediği fantezi ve takıntılarını sonuna kadar yaşayabileceği bir düzlem olarak kurgular. Oryantalist ve fallus-merkezci söylemlerin kesişme noktasındaki Doğulu kadın oysa tam tersine peçe aracılığıyla görülmeden bakarak varolan kurguyu bozuşturur, Batılı sömürgeci öznenin kültürel ve cinsel farkı sabit bir biçimde kurma arzusunu rahatsız eder. Bhabha’nın sözleriyle “Bu görme anı veya peçeden süzülen gözler, hem cinsel farkı sabitlemek isteyen röntgenci arzuyu, hem de ırkçı streotipler için duyulan fetişist arzuyu hayal kırıklığına uğratır.”

Ötekinin iç dünyasını görememe, kadının mekânına ulaşamama, sınırlarını ve noksanlarını hatırlatır erkeğe. İşte tam bu esnada devreye Batılı kadın girer ve erkekte eksik olan “içerinin bilgisi”ni sunar. Erkek özne, Batılı kadını, Doğu’nun girilmez iç mekânı, peçenin altında saklanan kadınlar hakkında bilgi sağlamaya davet ederken, kendi metnini asıl olarak, kadınların metinlerini ise basit bir ek olarak kurmaktadır Yeğenoğlu’na göre.[4] Batılı kadınlar edindikleri ek bilgilerle erkeklerin anlatılarının bütünselliğini ve tutarlılığını sağlamlaştırırlar. 17. yüzyıl itibariyle Türkiye’ye gelen Batılı kadın seyyahların, Osmanlı kadınına ve haremin içyüzüne dair yazdıkları, erkek yazarların tamamlanmamış Doğu imgelemini destekleyerek beslemiştir. Bu kadın, tekil, yekpare, tarihsellikten yoksun bir nesne olarak kurgulanır. Ya kendisine şefkat gösterilir ve kurtarılır ya da aşağılanarak ötekileştirilir.
Batı merkezli dünyanın “üçüncü dünya” adıyla ötekileştirdiği yeni-sömürge ülkelerde yaşayan kadınlar, bir yandan emperyalizm ve yerel kapitalizm tarafından ezilirken, diğer yandan ataerki tarafından sömürülmekte ve beyaz Batılı kız kardeşleri tarafından ötekileştirilmektedirler. Batılı feministler, Doğu’yu ya da Üçüncü Dünya’yı “öteki” olarak tanımlayarak kendilerini merkeze koyar ve çevreyi de kendileri belirler. Batılı kadınlar özne, Üçüncü Dünya kadınları ise tanımlanan nesneler olarak kurgulanır. Böylelikle erkek egemen ve anaakım sömürgeci söylemler yeniden üretilir. Üçüncü dünyalı kadınlara dair Batılı feministlerce üretilen  “örtünen kadın”, “güçlü anne”, “iffetli kız”, “itaatkâr eş” gibi evrensel imgeler ile mağdur, sessiz, kurban konumları ve egzotikleştirilmiş temsiller oysa tarihsellikten ve gerçeklikten yoksundur.

Ataerkil heteroseksüel düzenin baş edemediği bir başka karşılaşma da yerli/Doğulu erkekle beyaz/Batılı kadın arasındaki cinsel karşılaşmadır. Yabancı ülkelere giden ve çekici yerlilerle cinsel ilişkiye giren Avrupalı kadın, sinemanın ve edebiyatın sürekli ve değişmez klişelerinden biridir bu nedenle. Sömürge öyküleri, Deborah Root’un “Çölde Talihsiz Serüvenler: Sömürgeci Kâbus Olarak Esirgeyen Gökyüzü” başlıklı makalesinde belirttiği gibi, genelde sömürgeleştirilmiş kadının, Avrupalı erkeğe egzotik bir deneyimi tattırma konusunda varolduğu düşünülen yeteneği temasını izlerler. Uzakdoğu ile kimi Asya ve Afrika ülkelerinde Batılı turist erkeğe vaat edilen kuşkusuz ki egzotik kumsallar değil, erotik deneyimlerdir. Kama Sutra, Ars Erotica, Taocu seks gibi Uzakdoğu ve doğu uygarlıklarının cinsellik ve cinsel pratiklerle ile ilgili disiplin ve öğretileri, afrodizyak bitki ve meyveler, yağlar, tohumlar, baharatlar, erotik masajlar ve gevşeme teknikleri, Batılı erkeğin fantezilerinin tatmini için oluşturulmuş cinsel örüntülerdir adeta. 17. yüzyıldan günümüze resim, fotoğraf, seyahatname ve kurmaca metinlerde cariye, odalık, köle gibi imajlarla temsil edilen sömürgeleştirilmiş kadının tutsak edilmişliği ve kapatılmışlığı, ele geçirmeye ve fethetmeye odaklı Batılı erkeği en çok cezbeden yandır.

Fransız edebiyatında “Yeni Roman” geleneğinin öncüsü yazar ve yönetmen Alain Robbe-Grillet’nin ölmeden önce çektiği son filmi Gradiva (2006) bu bağlamda ilginçtir. Wilhelm Jensen’in 1903’te yazdığı, erkek kahramanın bastırılmış çocukluk aşkının Roma tanrıçası Gradiva olarak rüyasına girmesini konu alan Gradiva, Grillet’den çok önce Freud'un ilgisini çekmişti. Kadın psikanalizi üzerine incelemeler başlatmasını sağlayan, 1907 yılında yazdığı ‘Delusions and Dreams in W. Jensen’s Gradiva’ makalesinde, genç bir arkeolog, Gradiva isimli rölyefi bir müzede görünce âşık olur, bir kopyasını alarak, tüm arzularının ve hayallerinin bir kadındaki maddeleşmiş hali olan bu “nesne”yi seyreder gece gündüz. Bir gece rüyasında Pompei’de olduğunu görür. Gradiva’da oradadır ve yanardağ patlamak üzeredir. Ertesi gün genç arkeolog Pompei’ye gitmeye karar verir. Grillet’nin beyazperde versiyonu da yine, Batılı estet bir öznenin, sanat tarihçisi John Locke’un sanrılarının izini sürüyor ve Gradiva miti üzerine tüm eril söylemleri bir araya getiriyor. Oryantalizm konusunda araştırmalar yapan Locke, hizmetçisi, asistanı, sevgilisi ve cinsel kölesi Belkıs’la masalsı bir evde yaşarken bir görünüp bir kaybolan bir kadınla karşılaşır. Fas’ın en egzotik mekânlarında karşısına çıkan bu gizemli, ürkütücü, tuhaf kadın, arkeoloğun, eski Pompei’de yaptığı bir kazı sırasında heykelini bulduğu Romalı kızın hayaletinden başkası değildir. Batılı kanonik ve anaakım temsillerde genellikle rastlanıldığı gibi Grillet’nin bakışı da Doğulu kadına atfedilen şehvet, erotizm, cinsel kölelik gibi imge ve rolleri, Doğu’ya, çöle ilişkin sado-erotik fantezileri yeniden üretirken peşinden koşulan ve âşık olunan kadını beyaz, Batılı kadın olarak temellendiriyor.
 
Söz konusu, beyaz bir kadının sömürgede bir cinsel serüven yaşaması olunca, öykü biraz daha çelişik ve karmaşık bir hale gelir. Bitmek bilmez, doyurulmaz bir şehvete sahip olduğu varsayılan “yerli” kadının, tehdit edici olmayan ama yine de güvenilmez biri olarak sunulmasına karşı, “yerli” erkek, beyaz kadın için son derece tehlikeli olarak karakterize edilir. Yeri kadın beyaz adama, hizmet, saygı, sadakat ve tatminkâr cinsellik sağlarken, yerli adamın beyaz kadına getirdikleri, akıldışılık, vahşet, şiddet, kaos ve ölümdür maalesef. Paul Bowles’un Esirgeyen Gökyüzü adlı romanı bu mantığı çok güzel örnekler. Avrupalıların, Avrupa dışı ülkelerde yaşadıkları talihsiz deneyimler üzerine yazan pek çok Batılı romancının yaptığı gibi Bowles yolculuk ve delilik arasında çok açık bir bağlantı kurar: Beyazlar sıcak ülkelerde çıldırır ya da onursuz biçimlerde ölürler. Çölün içine girildikçe işler daha da kötüleşir. Roman, Kit ve kocası Port’un, New York’ta geçen on yıllık evliliklerinin ardından, Batı kültürünün kendilerine sunduğu monotonluktan kurtulmak amacıyla gezgin olarak geldikleri Fas’ta yaşadıklarının hikâyesidir. Ancak bu yolculuk onlar için bir kurtuluş olmaktan çok bir yitiş ve yitirilişi beraberinde getirir; Port ölür, Kit yerli bir erkeğe âşık olarak çıldırır. “Sömürgeleştirilmiş erkek, böylece iki kere hain olarak sunulur” der Root: “Beyaz kadından teslimiyet talep eder ve aynı zamanda bu, kadının içinde varolan vahşiliği ve deliliği ortaya çıkarır.”

Kişinin eşcinselliğini yabancı bir ülkede keşfetmesi yoluyla kendini fark etme ve açılma hikâyesinin anlatılarına ise 20. yüzyılda rastlanmaya başlanır. Turizmin gelişmesiyle Avrupalı ve Amerikalılar daha sık seyahat etmeye başladılar ve kendi yurtlarından daha da ötelere gittiler. Gey kurmacasında egzotik konumlar da bu dönemde belirmeye başladı. Eşcinsel edebiyata damgasını vuran iki önemli roman André Gide’in Ahlâksız’ı (Immoralist, 1902) ve Thomas Mann’ın Venedik’te Ölüm’ü (1912) oldu. 
Gide’in genç arkeolog kahramanı Michel, balayına gittiği Tunus’ta, hayatına ilişkin derinlikli bir öz sorgulamada bulunur; cinsel kimliğine dair bastırılmış içgüdüleri, bedenini keşfeder bu büyülü ülkede. Yeni duygulara dokundukça, benliğinin uyuşmuş ama hiç kullanılmadığı için gizemli gençliğini bütünüyle saklamış yerleri, eğilimleri coşar. Tıpkı kahramanı gibi Tunus seyahatinde eşcinsel olduğunu duyumsayan Andre Gide, bu keşfi, kendisi için “kurtuluşun başlangıcı” olarak tanımlamıştır. Hamamet, Sidi Bou Said ve Jerbe Adası’nda birer ev alan Gide’e göre, bu şehvet ülkesi arzuyu doyuruyor ama yatıştırmıyor, her doygunluk arzuyu yeniden coşturuyor.
Mann’ın anlatısı daha dar biçimde hemcins arzusuna odaklanır. Ünlü, orta yaşlı bir Alman yazarın güzel bir Polonyalı delikanlıya duyduğu tutkunun masalı boyunca, “şehirlerin en olanaksızı” Venedik’teki ortamın yabancılığını vurgular Mann. Modern Venedik ve Münih arasındaki fark doğal ve kültürel güçlerde sembolleştirilir -çıplak güneş tanrısı dikkati anlaktan duyulara çeker, Afrika’dan esen şiddetli sirocco ve köprülerden ve bulvarlardan bir labirentte başkahraman Gustav von Aschenbach kendini kaybeder. Önceden katı bir ahlakçı olan Aschenbach artık “burjuva yapısı”nı hakir gören her şeyden keyif alıyordur.[5]
Ruth Vanita’nın belirttiği gibi, hemcins arzusu hakkındaki hikâyeler, seyahat boyunca değişen benliklerle ilgilidir. Bu tip bir seyahat kişinin benliğini ve cinselliğini keşfinde haz verici, özgürleştirici ve katkıda bulunan olarak temsil edilir. Isherwood’a göreyse, bu yolculuklar ruhani bir arayışın bir parçasıydı:
“Bu yolculuklar, tam da orada yabancı olduklarından seyahat için evlerini terk eden geylerin daha büyük, hâlâ devam eden, tarihsel örüntüsünün bir parçasıydı.”[6]




[1] Root, Deborah, “Çölde Talihsiz Serüvenler: Sömürgeci Kâbus Olarak Esirgeyen Gökyüzü”, Oryantalizm, Hegemonya ve Kültürel Fark içinde Der: Fuat Keyman, Mahmut Mutman, Meyda Yeğenoğlu, İletişim Yayınları, 1996.
[2] Urry, John, Mekânları Tüketmek, çev: Rahmi G. Öğdül, Ayrıntı Yayınları, 1999 ve Turist Bakışı, çev: Enis Tataroğlu, Bilgesu Yayınları, 2010.

[3] Yeğenoğlu, Meyda, Sömürgeci Fantaziler, Oryantalist Söylemde Kültürel ve Cinsel Fark, Metis Yayınları, 2003.
[4] A.g.y.
[5] Vanita, Ruth, “Seyahatin Homoerotiği: İnsanlar, Fikirler, Janrlar” , Gey ve Lezbiyen Yazını içinde, Der: Hugh Stevens, çev: Kıvanç Tanrıyar, Sel Yayınları, İstanbul: 2011.
[6] A.g.m. 

18.06.2014

Kadın İçin Yanlış Bilinç



BİR SADİSTE BAĞLANMAK

Kendisine verilen erkeğe fırtınalı bir aşkla bağlanan yeni evli genç kadına ne oldu?
Sibylle Knauss, Markiz


Kendi rızasıyla, eşsiz bir mutluluk ve ısrarla “kötü adamlar”a bağlanan, kendilerini ancak onlarla vareden ve onlar tarafından yok edildiğini anlayamadan yok olan kadınlar vardır. Onunla birlikte intihar edecek denli Hitler’e âşık Eva Braun; Hitler’in yenilgisi üzerine önce altı çocuğunu öldüren sonra da kocasıyla birlikte intihar eden Magda Goebbels; kocası Marksist filozof Louis Althusser tarafından öldürülen Helene Althusser ve tüm hayatını kocasının ahlâksızlıklarını örtmeye hasreden Markiz Renée Pélagie aklıma ilk gelenler... Büyük bir tutkuyla bağlandığı, kendisini Komünist Parti’ye sokan, böylece yaşamının çizgisini değiştiren karısı Helene’i bir delilik anında boğarak öldüren Althusser cinayetinin aşamalarını anlattığı Gelecek Uzun Sürer adlı anı kitabında günah çıkartmış ve ruhsal dengesinin bozuk olduğu gerekçesiyle yargılanmamıştı, tıpkı kadınlara türlü işkenceler yapan ama biricik karısı Markiz sayesinde her defasında kurtulan Marquis de Sade gibi…

Edebiyat, sanat, sinema tarihi ve şüphesiz gerçek hayat, fırtınalı bir aşkla bir erkeğe takıntılı biçimde bağlanan, hatta onunla suçortağı olabilen negatif kadın imgeleri, klişeleri ve stereotipleriyle doludur. “İnsanca” denilerek sunulan erkekçe bir yaşantı ve bakış açısıyla özdeşleşerek kendi arzularına, özvarlıklarına, cinselliklerine, bedenlerine yabancılaşan bu kadınların en büyük aşırılığı patriyarkal sistemin oyununa gelerek diğer kadınlara karşı cephe almak, sağduyusunu yitirmek, en önemlisi de kendilerini, bir daha yerine gelmeyecek bir kaynağı ziyan etmektir.
Markiz, kendi hayatlarını mahvetmek için deli olan bu kadınlardan en ilgincidir. Ona kızmak, öfkelenmek fazlasıyla mümkündür peki ya anlamak? 
Sade tarafından sevilmek ya da arzulanmak bir yana defalarca aldatılmasına, horgörülmesine, aşağılanmasına, terk edilmesine, cinsel şiddete maruz kalmasına, her açıdan sömürülmesine rağmen Renée Pélagie’nin onu sonsuz bir aşkla nasıl sevebildiğini, bu uğurda bir zalime, bir kadın düşmanına neden dönüşebildiğini anlamak çok da kolay değil.
Eğer bu bir aşksa, patriyarkal düzende, erkek cinselliğini kışkırtmaya, evlilik kurumunu ve nüfusun arttırılmasını garantiye almaya yarayan “aşk, kendi isteği ile erkeklere bağımlı olmak isteyen dişi özneler yaratmaya hizmet etmiştir”.[1] Kadının bağımlı olma halinin, kadın için bir “yanlış bilinç” olduğunu, bağımsızlığı aşkta, annelikte, erkeğe rehberlikte arayan kadının, bu alanların, temel bağımlılık ilişkisini beslemesinden dolayı özgürleşmek bir yana iyice tutsaklaştığını Beauvoir’dan bu yana biliyoruz. Beauvoir’ya göre cinsler arasında mücadele yoktur, kadınlar aşkınlık idealinden vazgeçmişler ve kendi nesneleştirilmelerine suç ortağı olmuşlardır.[2]
Varlığı sevdiği erkekle doğrulanan, tüm amacı onunla ve onun için tamamlanmak, aşkının öznesiyle özdeşleşmek olan ve nihayetinde bu aşkın doruğundaki yüce erkek tarafından evlilik ile ödüllendirilen kadın, evet, “yanlış bir bilince” sahiptir. Ancak sorun Beauvoir’nın belirttiği gibi yalnızca kadının kültürel olarak ezilmişliği, eğitimsizliği değildir. Tarihsel ve maddi temelleri olan patriyarkayı, aşkın ve cinsel arzunun patriyarkal iktidar ilişkilerini yeniden üretmek için nasıl kanalize edildiğini, kadınların patriyarkalliğe nasıl maruz kaldığını gözden kaçıramayız. Kadınlar, tarihsellikten yoksun sabit bir kategorinin suskun elemanları değildirler. Ve tarih boyunca kadınlar, patriyarka karşısında ortak bir ezilmişliğe sahip olmuşlardır.
Markiz’e ilk anda kızmak kolaydır ama yaşadığı dönemin koşullarını, kadınların ne tür baskılara, zaruretlere maruz kaldığını, patriyarkal şiddeti ve bir kadın olarak yaşadığı öznel deneyimi hesaba katarsak onunla empatik bir bağlantı kurabiliriz. Üstelik unutturulmuş kadın tarihinin izlerini sürmek ataerkil baskının sistematiğini anlamlandırır ve kadının özgürleşmesine yardımcı olur.
Hakkında hep ataerkil tahayyül tarafından malumat üretilen kadınların hikâyelerini kurmacalaştırarak onlara söz hakkı tanıyan ve de feminist edebiyat soykütüğü için alan açan Alman yazar Sibylle Knauss, Markiz adlı romanında Marki de Sade’a değil, karısının hayatına, hikâyesine, duygularına feminist bir hassasiyetle yaklaşıyor. Hem bir yazar olarak kendi anlatısını, hem de Marki’nin karısını Markiz ve Renée Pélagie kimlikleriyle metne yerleştiren Knauss, böylelikle kadınların toplumsal, kültürel ve ideolojik normlara göre nasıl temsil edildiğini, özdeşleşmek zorunda bırakıldıkları duygusal, cinsel rolleri hem de bunların deneyimlenme, duyumsanma biçimlerini aktarmayı başarıyor.  

Kadınları aşağılamaktan ve cinsel fantezilerinin kölesi kılmaktan haz duyan, hayatı boyunca bu arzunun doyurulması için çabalayan Sade’a, tutkuyla âşık olan karısının gözünden bakarken bu kadını anlamaya da çalışan bir kadın olarak kendi bakışını ve söylemini roman anlatısına eklemlemiş Knauss. Bir kadın yazarın kadın kahramanını, tekil ve öznel bir bakışla temsil edebilmesine dair olan şüpheyle egemen yazar-anlatıcı konumunu sarsarak Markiz’e, onu anlamamıza, empati kurabilmemize, onu kendi içsel dünyasıyla, cümleleriyle tanımamıza imkân sağlayan, bir dil vermiş, hem de Sade’ın teorik ve pratik pornografik evrenini anlatmak için hiçbir pornografik sözcüğe ihtiyacı olmayan, samimi, serinkanlı bir dil:
“Onunla mutlu muydum? Sorulacak şey mi? Yaşlı bir kadına mutlu olup olmadığını soracak olursanız, şöyle yanıtlar: Gençtim. Bu yeterli mi?” Âşık mıydım? Bilmiyorum. Genç bir kadının, kocasına âşık olması gerekir mi? [3]

Birinin aşk verdiğinin, diğerinin de aldığının varsayıldığı patriyarkal kültürde aşk kavramı, sahip olma kavramıyla, egemenlik kurma ve itaat etme paradigmalarıyla bağlantılıdır.
Cinsel sınıflı sistemde yozlaşarak hastalıklı bir tutkuya dönüşmekle kalmayıp kadına yönelik şiddetin ve kadın cinayetlerinin meşru gerekçesi olabilen romantik aşkın Batı metafiziğindeki kavramsallaştırılmasına baktığımızda kökeninde “efendi-köle diyalektiği”nin yatmakta olduğunu görürüz. Kadını dışlayan, kadının köleleşmesini ve nesneleşmesini gerekseyen eril bir temel üzerine kurulmuş ve buna rağmen kadının işbirliği ve uyumuyla sağlamlaşmış bu kurgu üstelik çok eski bir geçmişe sahiptir.

Cinsel birleşmede kişiyi asıl coşturan şeyi çirkinlik, nefret ve dehşet öğesi olarak tanımlayan
Sade’la, yirmi bir yaşında, görücü usulüyle, tam anlamıyla dönemin kurallarına uygun bir evlilik yapan Renée Pélagie’nin kendi sınıfındaki diğer soylu kızlardan farklı olarak evliliğinden cinselliğe dair hayal ve beklentileri vardır. Ancak günah çıkarttığı papazlar başta, tüm eril patriyarka göre bu erotik duygulanımlar günah, yasak, cinsel arzular sadece erkeğe aittir. Sade’ın çılgınca eleştirdiği din aslında kadın cinselliğinin ve bedeninin baskı altına alınarak kontrol edilmesini sağlayan en etkili araçlardan biridir. Kadının kendine ait bir bedeni, cinselliği yoktur ve yaşama amacı kocasının, ailesinin, evinin mutluluğudur.
Nitekim 18. yüzyıl Fransa’sında “kadınlar” kategorisi sadece “evli” kadınları kapsamaktaydı. Bir evlilik yapmak ve onu sürdürmek tercih değil zorunluluktu. Zayıf, akıl açısından erkekten alçakta, yumuşak ve hassas, ikinci cins olarak kurgulanan kadın, Markiz’in yaşadığı dönemde hiçbir sosyal ve yasal hakka sahip değildi, görevi kocasına itaat etmek ve ona çocuklar doğurmaktı. Aydınlanma düşüncesine rağmen kadının itaatkâr konumunda fazlaca bir değişiklik olmamıştı. Toplumun üst katmanlarında bazı kadınlar ne kadar bağımsızlaşmış olursa olsun, 1804’te Napolyon yönetimi altında son halini alan medeni kanun, Fransız kadınları “himaye” karşılığında mutlak itaat borçlu oldukları kocalarının gözetimine vermişti.

Markiz, kendi biricikliğini patriyarkal sistem tarafından kendine dayatılan itaat, bağışlayıcılık, fedakârlık, suç ortaklığı üzerine inşa etmiştir. Ama en önemlisi Markiz olabilmek, Markiz kalabilmektir! Söz konusu para, mülk, aileler, çocuklar, unvan, kandır! Kendisini “fahişelerden ayıran ‘tek’ oluşu”dur.
“O, nikâhlı karısıydı. Sadece karısı tekti. İnsan nikâhlı eş olarak her zaman tektir.” [4]

Erkeklerin hayvani cinsel içgüdülerini denetlemeyi bir görev olarak kadına mülklendiren dönemin zihniyeti, aşkı ve cinselliği evlilik kurumu içine hapsederek, ailenin idamesi adına erkeğin her türlü cinsel fantezisini ve aldatma pratiğini de meşrulaştırmıştır. Varlığı yalnızca bağımlı olduğu erkekle, kocasıyla anlam kazanan kadının cinsel arzuları, erkeğin arzu ve beklentileri üzerinden/üzerine kuruludur. Bağımlı durumdaki konumlarını ve bu durumu yaratan pratikleri fedakârca onaylarlar; çünkü kocaları çok kıymetlidir!
Kocasının, kız kardeşi Anne-Prospère de dahil olmak üzere çocuk yaşta genç kızları, dilenci kadınları, fahişeleri “töre yıkıcılık” ve özgürlük safsatasıyla kırbaçladığını, işkence ettiğini, yaraladığını, zehirlediğini, tecavüz ettiğini, tüm kıyıcı ve yıkıcı cinsel fantezilerini bildiği halde, rahatsız olmak şöyle dursun bu sadist pratikleri onaylayarak ve bağışlayarak erkeği için tamamlanmak, bu kötü oğlanı sonsuza dek sevmek arzusu içindedir Markiz.

“Daha ilk andan beri onu sevmeye kararlıydım. Çünkü her kötü oğlan kendisini bağışlayacak ve buna rağmen sevecek bir kadına ihtiyaç duyar. Onun için bu bendim. Her zaman ben oldum. Yegâne.” [5]

Erkeğe göre şekillenmiş bu duygusal ve cinsel imgelemde kadın yalnızca erkeğin fantezilerinin uygulanması için bir yardımcı destektir.  Luce Irigaray, bu durumda vekil kadının zevk de alabileceğini belirtir, ama bu zevk kendisini başkasının arzusuna pazarlayan mazoşistik bir zevktir. Kadınları şiddetin hedefi haline getiren, üstelik bu şiddeti, zaten oldubitti mazoşist karakterde görülen kadınların arzuladıkları bir şeymiş gibi sunmakta pek usta olan Sade’a kırbaç fantezisini yalnızca kendisiyle paylaşması için yalvaran Markiz’in bu arzusu erotik bir oyun değil, sadizme ve kadın düşmanlığına uzanan bir strateji, kadınlara yüzyıllardır içselleştirilmiş gönüllü kulluktur.
Sade için kırbaçlama bir yaşam biçimiydi, doymak bilmeyen cinsel iştahını tatmin pratiklerinde kırbaç, ipler, halatlar, zincirler daima başroldeydi. Seks işçisi ve alt sınıftan kadınları kırbaçlamak, dövmek ve onlara işkence yapmak Sade’e göre kendisine verilmiş en doğal haktı.
Kamçılama, yüzyıllar boyunca erkeklerde erotik uyarılma açısından simgesel ve işlevsel bir araç olarak algılanmıştı. 17. yüzyılda, sekste kamçılamanın tıbbi yararları konusunda ilk kez yazan Alman doktor Johan Heinrich Meibaum’a göre bu sadist pratik, yetişkin erkekte delilik, mutsuz melankolik his, fiziksel zayıflık, erotik çılgınlık ve en önemlisi iktidarsızlık konusunda tedavi edici özelliklere sahipti. Sade, Masoch, Ellis ve daha pek çok erkek ve hatta az sayıda kadın yazarın eserlerinde, kadınlar kırbaçlanmaktan müthiş bir zevk alırlar sözüm ona! John Cleland’in Memoirs of Fanny Hill (1749) adlı romanında kadın kahraman Fanny’nin kırbaçlanırken nasıl zevkle uyarıldığı pornografik tasvirlerle anlatılır. Kamçı fanatiği Edith Cadivec, kendi anılarını aktardığı Confessions and Experiences and Eros: The Meaning of My Life’ta (1920-1924), mazoşizmini, çocukken kaybettiği annesinin yoğun fiziksel dokunuşunun çığlığı olarak tanımlamaktadır. Havelock Ellis ise daha da ileri giderek, 1920’lerde yayımlanan Florie’de özel hayatında cezalandırılmak isteyen bir feminist karakterin hayatını anlatmaya koyulur. İlk özgür psikanalistlerden olan Ellis’in bizzat kendi cinsel fantezilerini aktardığı bu feminist kahraman, ilk orgazmını kamçılanarak yaşamıştır. Yine Dominique Aury’nin (asıl adı Anne Desclos) Sade’ın yolunu takiben yazdığı Onun Hikâyesi (1954), bir kadının sevdiği erkeğe bağlılığının kanıtı için katlandığı bir dizi sadomazo seks pratiğini dile getirir. Kadının köleleşme sürecini gösteren romanda ileride kocası olacak erkeğe hizmet etmek için onun tüm isteklerine boyun eğen O, izole bir ortaçağ şatosunda günlerce cinsel ve bedensel işkenceye tabi tutulur. Kırbaçlar, zincirler, dayak, maskeler, tüylü hayvan giysileri, kamçılanmalar, fiziksel sakatlanmanın kalıcı türleri, orji... Gururlu, ağırbaşlı ve deliler gibi âşık bir kadın olan O,  bu sadist pratiklerle erkeği için tamamlanırken kendini de yok ediyordur:
“Sonsuza dek kendine ait olmaktan vazgeçtiğimden, ağzım, cinsel organım ve göğüslerim artık bana ait olmadığından, her şeyin anlamının değiştiği başka bir dünyanın varlığı haline geldim.”

Bu eserlerde erkek cinselliği sadist, kadın cinselliği mazoşist karakterde görülür, gösterilir. Kadınlar itaatkâr cinsel nesneler olarak kurgulanırlar. Andrea Dworkin, Sade’ı ibret alınacak bir kadın avcısı olarak görür ve pornografinin yasallaştırılmış tecavüz olduğunu, kadınlara şiddete yol açtığını kanıtlar. Pornography: Men Possessing Women (1979) adlı eserinin bir bölümünü Sade’ı incelemeye ayırmıştır. İlk romanı Ice and Fire ise Sade’ın Juliette romanının yeniden yazımıdır. Catharine Mackinnon ise pornografinin her tür kadını eril şiddetin hedefi haline getirdiğini, üstelik bu şiddetin kadınları eğitmek için ya da kadınların bizzat istedikleri bir şeymiş gibi gösterildiğini belirtir:
“Kadınlara uygulanan her türlü şiddet, tecavüz, dayak, fuhuş, çocuk istismarı, cinsel taciz pornografi tarafından cinsellik, cinsel çekicilik, eğlence ve kadının özgürleştirilen gerçek doğası olarak gösterilir.” [6]

Evlenmeden önce kendi bedenine dair beklenti ve istekleri olan Renée Pélagie, Sade’ın dünyasına girince cinsel organların dünyasına, edilen ve çekilen eziyetlerin, ahlaksızca terbiye edişin dünyasına, erkekle kadının, insanla hayvanın azgınca birbirine karıştığı bir dünyaya adım atar. Kurbanlar işkence masalarında kıvranırlarken, işkencecilerin cinsel uyarılmışlığın tüm belirtileri içinde üzerlerine atıldıklarını görür. Marki başka kadınları kırbaçlarken, onun kırbacının kendisine verdiği hayali acıyla kıvranıp titrer ve Marki’ye başka kadınları değil kendisini kırbaçlaması için yakarır:
“Bunu benimle yapabilirsin. Benim için fark etmez. Lütfen benimle yap. Rica ediyorum.”
Bundan haz alabileceğini, gerçekten arzulayıp arzulamadığını aklından bile geçirmez, bedenini, cinselliğini, duygularını işin içine katmaz. Çünkü varlığı, kocasının varlığıdır, bedeni onun arzusunun nesnesi, cinselliği, evliliğinin teminatı… Ne var ki Marki bu teklifi kabul edemez, bu ikiyüzlü ahlâkta erkeklerin karısının yeri ayrıdır:
“Bunu asla yapmam. Seninle olmaz! Sen benim karımsın!” [7]

Markiz, Sade’ın sodomi [8], kırbaçlama, bağlama, işkence törenleri, kan dökme ritüelleri, bakire eğitme ve “bozma” seanslarına katılamayıp kocasının sadist fantezilerinin cinsel nesnesi olamayacağını anlayınca bir başka iktidar alanından tamamlanmaya karar verir:
“Gelecekte yeni Sade’lar doğurmak istiyor. Bu onun kaderi, işi, vazifesi.”

Üç çocuk doğuruyor ve tüm hayatını sodomi ve kadınları zehirlemekten yargılanan Sade’ı kurtarmaya vakfediyor. Marki batağa saplandıkça karısına daha fazla ihtiyaç duyuyor.  Yaptıklarını maskelemek için ihtiyacı var ona. Onun varlığıyla La Coste, Sade çiftinin evi haline geliyor. Kocasının zorla alıkoyup işkence yaptığı, tecavüz ettiği, kırbaçladığı kızlara şikâyetlerini geri çekmeleri için para veriyor Markiz; Sade için kırbaçlar, değnekler yaptırıyor, kızkardeşini, annesini, ezilen, şiddete uğrayan diğer tüm kadınları karşısına alıyor.
“Adi. Öyle olmak istiyor. Adilikle adileşti. Alçaklıkla alçaklaştı. Pisliğin içinden yürüyor, ama pislik ona etki edemez. Üstüne yapışmıyor. Bu yeni bir deneyim. Olağanüstü. Onu güçlü kılıyor.” [9]
Patriyarkanın kadınları karşı karşıya getirdiği, birbirine karşı oynadığı bu güç oyunu ve suç ortaklığı, Markiz’in hayatının en mutlu dönemi. Çünkü Sade bir başka kadınla yatamıyor! Ondan başka hiçbir kadını göremiyor. Kendisinden başka ona etini sunan kimse yok. “Markiz dibine kadar nikâhlı karısı!”
“Bu tutku onu da ele geçirecek. Erotik düzenlemelerin bir parçası olarak tehlikeyi o da sevmeye başlayacak. Marki’nin suç ortağı olacak. Evliliklerinin başındaki gibi, yetişkinlerin kendilerini anlamayacağını bilen iki yaramaz çocuk olacaklar.” [10]

“Sembolik iktidar ve şiddet ona maruz kalanların katkısı ve onayı olmadan işleyemez” der Bourdieu. Kadın, uyumluluğuna, işbirlikçiliğine, sadakatine, özdeşleşmesine karşılık, tüm romantik kaderin yüce doruğunda duran adam tarafından okşanıp arzulanır. Ancak Markiz tüm yaptıklarına karşı bir kez olsun saygı görmüyor, sevilmiyor. Mahkûmun kurtarılması bir Pyrrhos zaferinden başka bir şey değil! Serbest kalır kalmaz, derhal yön değiştiriyor ve tekrar elinden kaçıyor. Ahlâksızlığın hakikatini aramak, her ikisi için de yenik düştükleri ahlâksızlığın kendisine dönüşüyor. Birbirine bağımlılığı desteklemek için, başlangıçta onları birbirine sevdiren ne varsa hepsini feda ediyorlar, yine de ikisinin toplamı ortaya tek bir insan bile çıkarmıyor. Ortaya yalnızca tek bir şey çıkıyor:
“Her şeye muktedir canavarlığın sınırsız hakkı.”[11]

[1] Sirman, Nükhet, “Kadınların Milliyeti”, Milliyetçilik Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, Der. Tanıl Bora. 4. Cilt, 2002, s. 226-244.
[2] Simone de Beauvoir, The Second Sex, Vintage Pbl, 1989.
[3] Sibylle Knauss, Markiz, çev: İlknur İgan, Can Yayınları, 2012.
[4] A.g.e.
[5] A.g.e.
[6] Mackinnon, Catharine, Feminist Bir Devlet Kuramına Doğru, çev. Türkan Yöney, Sabir Yücesoy, Metis, 2003.
[7] A.g.e.
[8]  Sodomizm, o sıralar doğaya karşı bir suç olarak kabul edilen üreme dışı cinselliği tanımlamada her şeyi kapsayan şemsiye bir terimdi. Sodomizmin, 1607’den 1740’a kadar, cezası, resmi olarak, ölüm olsa da, genelde daha çok kırbaçla cezalandırılıyordu. 1810’da Napolyon Yasaları sodomizme karşı bütün yasakları kaldırdı.
[9] Sibylle Knauss, Markiz, çev: İlknur İgan, Can Yayınları, 2012.
[10] A.g.e.
[11] Foucault, Michel, Cinselliğin Tarihi, çev: Hülya Uğur Tanrıöver, Ayrıntı Yayınları, 2003.

İzleyiciler

Powered By Blogger