5 Ağustos 2008 Salı

ANNELİKTEKİ SAPKINLIK



Bir iktidar kaynağı olarak annelik ve suistimal

“Her erkek içinde, hiçbir zaman tümüyle kurtulamayacağı,
annesinin yönettiği bir dişi alan bulundurur.”

Camille Paglia


Erkeğin içine gömdüğü, bilinçaltına ittiğini sandığı bu dişi alan, anneye ait bu kutsal imge, kimi zaman dehşetengiz nihayetlere gebedir. Anneler oğulları için ölümcül de olabilir Camilla Paglia’nın da belirttiği üzere. Erkekler göğe yükselen siyaset ve gök-kültü yapılarını anneye karşı dikmiştir. Anne, Freud’un hadım edici ve hadım edilmiş kadın apışı olarak yorumladığı bir Medusa’dır.
Tüm iyi hassalarının yanı sıra sapkınlığa dair tohumlar da bulunur annelikte. Tanrısallıkla eşdeğer bir güç, kullanım biçimine göre iyi ve kötü yönsemelere neden olan bir iktidardır annelik. Kimileri yavrusunu besler, kimileri göğsüne bastırırken kırar, kimileri onları yiyerek beslenir.
Ataerkil toplumlarda, oğulun babayla olan ilişkisi bir yandan boyun eğme, öte yandan da başkaldırma tutumudur ki bu da kendi içinde sürekli bir tüketicilik ögesi taşır. Babaya bağlılık insanın yarattığı yapay, güce ve yasaya dayanan bu nedenle de anneye olan bağlılıktan daha az zorlayıcı ve güçlü bir bağdır. Anne doğayı, koşulsuz sevgiyi temsil ederken soyutlamayı, vicdanı, görevi yasa ve hiyerarşiyi temsil eder baba. Anneyle olan ilişkide çocuğun yapabileceği, düzenleyip denetleyebileceği fazla bir şey yoktur. Ancak anne sevgisi bir bağıştır. Varlığı bir lütuf; yokluğuysa derin bir uçurum...
Evet, anne olmak kadının kendiliğine özgü bir kavramdır ama annelik, olmadığı durumda asla yaratılamaz. Çünkü kadın, daima gizli bir yas tutar, o melankolinin özü, öğrenilmiş bir çaresizlik durumunun yansıtıcısıdır.
İlk aşk, ilk sevgili, imkânsız arzunun nesnesi, rol modeli, ensest yasağının öznesidir anne; kimi kez sevgili, kimi kez düşman... Hep uç noktalarda kurulan çok güçlü bir iktidar modeli...
Cenneti ayaklarının altına alan anneler bir yana, annelikteki sapkınlık modelini, Georges Bataille’ın kendi annesi üzerinden yola çıkarak yarattığı “Annem” adlı uzun öyküsü doğrultusunda tartışmak istiyorum ben. Çünkü anneliğin “öteki” yüzü de, kadına içseldir ve asla şaşırtmamalıdır bizleri. Zira sapkınlığın etiyolojisi, iktidar politikalarıyla iç içedir; bunlardan biri psikobiyolojik, diğeri ise toplumsaldır. Bu tepki farklılığını yaratan, toplumun kadını tam bir insan olarak görememesidir. Bir yarı nesne, yalnızca erkeğin sapkın tasarımlarına yarayan bir kap olarak görülür kadın. Toplumun sapkın kadın tutumlarını saklamak için yaptığı belirgin idealleştirme ('Kadınlar böyle korkunç şeyler yapmazlar'), aslında alçaltıcı zıddını da içerir.
Dış dünyanın ve cinsel eşin parçası bir nesne oluşunun yanı sıra çocuk kimi anneler için her zaman bedeninin bir parçasıdır. Ki anne oğul ilişkilerinde bu simbiyotik dönem, ölene dek sürer çoğunlukla... “Tüm bebekler tüplerde doğana kadar anayla oğul arasındaki savaş sürecektir” Paglia’nın dediği gibi.

İlk aşk, ilk nefret
“Kötülüğün metafizikçisi” olarak bilinen romancı, denemeci, felsefeci Georges Bataille’ın annesi, frengili babasının acılarına katlanamayarak defalarca intihara teşebbüs eder. Ki ölmeye yatan anne ile baş başa geçirilen bu çocukluk dönemini hep içinde taşır Bataille, “lanetli bir pay” gibi...
Annesini yitirmekten duyduğu korku ile ona olan aşk arasında bir medcezir süreci yaşantılar. Kendisini her ân bırakıp gitmekle bir tehdit unsuru oluşturan anneye karşı duyulan his bir açıdan da derin bir nefrettir.
Tıpkı annesini bir yandan Meryem Ana, bir yandan da Lilith ile özdeşleştiren Jean Genet’nin duygulanımı gibi. Kendisini küçük yaşta terk eden annesine karşı nefret ile aşk arasında bir ikircim yaşayan Genet, Çiçeklerin Meryemi’nde, annesini çiçeklere ve gözyaşlarına boğma isteği ile saçlarına tükürmek ve ellerine kusma arzusu arasında bocalar. Bataille’ın “Annem” adlı “novella”sında erotizm üzerine kurguladıklarının hiçbiri de bağımsız bir buluş değil; çocukluğunun zelil anılarının, yıllar içinde müstehcen bir anlam kazanarak yeniden canlanmasıdır: Ruhsal acıdan kaçma adına müstehcenliğe sığınır ve aşırı bir müstehcenlikte arılaşmayı arzularken yazı yoluyla yarattığı kişilere, dolaysız bir aktarımda bulunur. Seks, ölüm, aşağılama, müstehcenlik ve kötülüğün yüceltildiği; tanrı düşüncesinin alaşağı edildiği bu yapıtta, bir annenin, ergenlik çağındaki oğlunu, seks, alkol ve aşağılamalarla dolu kendi dünyasına çekmesi anlatılır. İlk gençlik çağlarını huzur içinde ve inançlı olarak geçirmekte olan Pierre, büyükannesiyle oturan, kendi halinde bir yeniyetmedir. Babasıyla fazla yakınlaşmasa da, annesiyle sıcak bir ilişki kurmaktan hoşlanan Pierre, annesi Hélène`e saygı duyar ve onu, iğrenç bir adamla yaşamak zorunda kalan saf ve iffetli bir kadın olarak görür. Buna rağmen, annesinin sefahat içinde, alkol ve seksle dolu bir yaşam sürdüğünün de farkındadır. Babasının bir trafik kazasında ölmesiyle Pierre`in annesine duygusal bağımlılığı artarken, Hélène`in de oğluna karşı arzusu aynı şekilde çoğalır. Çekici taze dul, geceleri dışarı eğlenmeye çıktığında oğlunu da beraberinde götürmeye başlar ve onu, baştan çıkarıcı metresi Réa ile tanıştırır. Keder, utanç, cinsel zevkler, tiksinme ve saygının birbirine girdiği bir mahvoluşun hazzında kendini kaybeden Pierre, annesinin elinden geçmiş Hansi adlı genç bir kadında aşkı ve bir yere kadar da dengesini bulur. Ama Hélène, geri dönecek ve oğlunu yeniden “plasenta”sı haline getirecektir.
Cinler adlı başyapıtında baba yasalarının çökmesi anlamına gelen cinsel, ahlâki ve dinsel iğrençliğin radyografisini çeken Dostoyevski’nin bu romanı, inkâr edilen, sahte ya da ölü babaların, iktidardan başı dönmüş güç sahibi kadınların acımasız, hayaletimsi fetişlerinin evrenidir. Annelik hem bir tür tanrısallık simülasyonu olması bakımından, hem de babanın yasasının çocuğa ileticisi olması açısından gerçek bir iktidar olarak kurulur. Dostoyevski anneliğin bu acımasız yükünden iğrenci simgeleştirerek, iğrencin dile getirilmesinin yol açtığı hazzı ustaca serbest bırakarak kurtarır.
İşte Bataille da “Annem”de Dostoyevski’nin çabasına benzer bir yaklaşım içine girer. Yayımlandığı günden bu yana dehşetengiz polemiklere yol açan öyküde, oğluna ait bir alanı yasaklayan, onu kendi “iğrenç” evrenine çekerken sonsuz bir özgürlük bahşeden anne ile annesine duyduğu aşk ile ondan kurtulma isteği arasında gel gitler yaşayan bir oğulun trajedisini aktarır bizlere.
Çocuğuyla arasındaki psişik göbek bağını kesmeye bir türlü yanaşmayan hain bir gölgedir bu metinde anne. Ama oğul için de vazgeçilmez bir tanrıçadır.
Winnicott’ın belirttiği gibi, “Bebek diye bir şey yok, anne ve bebek vardır,” ta ilk günden beri. Anne, oğlunu hem kendisinden ayrışmamış bir varlık olarak korumaya, hem de kendine benzetmeye uğraşırken ona “Sadevarî” bir özgürlüğü teslim etme uğraşındadır.
Annesi ile babasının yaşadığı yazlığa, tatilini geçirmek için gelen Pierre, alkolik babasının annesini iğrençlik sapağında boğduğundan emindir, ancak ölümünden sonra babasının kütüphanesinde bulduğu fotoğraflar, annesinin sürdüğü şehevî yaşamın şifreleri olur. Kendi bedenini bir cinsel meta olarak mistifiye edişiyle ondan nefret edişi arasındaki ince sınırda, babasının pornografik dergilerinin üzerinde mastürbasyon yaparak iğrentisini erotikleştirir Pierre. Mastürbasyon sonrası annesine yakalanışında ise hem bir gösteri, hem patolojik bir utanç söz konusudur. Zira dikleşme bir düşünce, orgazm ise bir imgeleme eylemidir. Erkek, cinsel yetkisini, annesinin ve diğer tüm kadınların birer gölgesi olan kadının önünde kanıtlamalıdır. Başarısızlık ve küçük düşme tehlikesi sürekli ensesindedir. Cinselliğini karşı cins ile değil de kendisiyle tatmin edişindeki bu utanç, Pierre’in kendini hasta hissetmesine neden olur. Ki o, çocukluğundan beri sık sık hastalanmış, bu hastalık oyununda annesini hep yanına çekmeyi başarmıştır:
“Çocukluğumdaki hastalıklarım ve uzun süren ateşlenmelerim sırasında bu sesin bana aynı şekilde seslendiğini biliyordum: O zaman başımın üstünde dolanan ölüm tehlikesi, konuşmakta olan annemin sesini son derece tatlılaştırıyordu.”
Erich Fromm “Kandaşlararası Cinsel İlişki” başlıklı makalesinde, anneye olan saplantılarından kurtulamamış bireylerin, anne sevgisini çaresizlik ve hastalık durumları yaratarak ya da duygusal bakımdan bebeklik evresine dönerek nevrozlu, büyülü bir biçimde elde etmeye çalışmalarının nedenini böyle açıklar. Büyülü düşünce şudur: Kendimi çaresiz bir çocuk durumuna sokarsam annem nasıl olsa çıkıp gelecek ve bana bakacaktır.

Anneler ensest yapar mı?
Anne çocuğa baktığı gibi çocuk da anneyi görür. Ancak bu görüş çift taraflıdır. İlki, fiziksel olan annenin varlığı, ki dışsal annedir bu; diğeri de anneden alınan bir miras olarak yaşantılanan içsel annelik modelidir. İçsel anne, Clarissa P. Estes’in belirttiği gibi, kişinin kendi annesiyle çocukken yaşadığı deneyimlere benzer bir şekilde davranan ve tepki veren psişe bölümüdür. Ayrıca bu içsel anne, yalnızca annemizle kişisel yaşantılarımızdan değil, hayatımızdaki diğer annelik figürlerinden, hatta çocukluğumuz sırasında, kültürün iyi anne ve kötü anne olarak sunduğu imgelerden de yapılmıştır.
Çoğu erişkin için eğer bir zamanlar anneyle sorunlar yaşanmışsa, psişede, erken çocukluktaki anneyle yaşananlarla aynı görünen, aynı onun gibi davranan ve aynı tepkiler veren bir anne kopyası vardır. Nietzsche, her erkeğin içinde, annesinden damıtılmış bir kadın imgesi taşıdığından dem vurur: “Her birimiz bu modelden yola çıkarak kadınlara saygı, nefret duymak ya da tümüyle ilgisiz kalmaya kararlıdır.”
20. yüzyıl İngiliz edebiyatının ünlü kalemi, D.H Lawrence, başyapıtı Oğullar ve Sevgililer’i, oedipus kompleksi etkisi altında yazmıştır. Aşkı ve aileyi sorgulayan, kendi ailesi gibi madenci bir babanın maden kasabasındaki ailesini, özellikle annenin oğullarıyla ve oğulların da sevgilileriyle ilişkilerini anlatan roman, bire bir annesinin anısına bir kutsama merasimidir. Annesi 1910 yılında öldükten sonra “Annemi bir sevgili gibi sevdim,” diyen yazar, anne saplantısından mustariptir ve annesiyle marazi aşk ilişkisini onun ölümüne rağmen sürdürür, tıpkı Sigmund Freud, Lautremont ve Marcel Proust gibi.
Ancak anneyle özdeşleşmenin en patolojik örneği, Amerika’nın ilk seri katili Eddie Geinn’de görülür. (Seri katillerin yaşamöykülerine baktığımızda, tümünün de saplantılı bir annenin esiri olduğu değişmez bir gerçektir.) Korku edebiyatının esin kaynağı olan Gein, tür sineması için de bir mite dönüşmüştür. Robert Bloch, Gein’e dayanan bir karakter olan Norman Bates’i yaratmış daha sonra roman, Alfred Hitchcock’un 1960 yılında çektiği ve başrolünü Anthony Perkins’in oynadığı kült film Psycho’nun senaryosu haline getirilmiştir. Jonathan Demme’nin Kuzuların Sessizliği filmindeki Buffalo Bill de, Gein’in bir prototipidir.
Hayatındaki tek varlığı, dostu, sevgilisi, arkadaşı annesinin ölümünden sonra onun bir kopyasına dönüşen, annesini tapıncaklaştırmak adına bir kadına evrilen Eddie Gein, kadınları öldürmekle birlikte ölü kadınları mezarlarından çıkarıp cesetlerin derilerini yüzerek kendine elbiseler yapmıştır. Çünkü kadınlardan ölesiye nefret etmesine rağmen hayatının biricik kadını olan annesi üzerinden kendini sık sık bir kadın olarak düşünür Gein.
Derinlik psikolojisinde bütün bu labirente anne karmaşası denir. Bir kadının psişesinin temel boyutlarından biri olan anne karmaşasını tanımak, bazı yönlerini güçlendirmek, bazılarını düzeltirken bazılarını da sökmek ve gerektiğinde bir kez daha baştan başlamak gerekir.
Bataille’ın “Annem”i bu annelik karmaşasını problematik hale getirmesi açısından da önemli. Babanın bir trafik kazasında ölmesiyle anne ile oğul birbirine tutunur; ana rahmine geri dönüşteki yapışma halidir bu. Pierre’in iç dünyasını bir “nekropolis”e çeviren ve kendi iğrençliğini sakınmadan dile getiren Helene oğlunu, bu saf kötülüğün içine masseder. İğrenç şeylerin dışlanmasına ilişkin buyurucu emri her defasında çiğneyen Helene, kendisinin “kötü” olduğuna oğlunu ikna ederek murdarlık ritüellerini oğluna da içrek kılmaya çalışır çünkü o, bir anne olarak abject’in ta kendisidir.
Bataille’da erotizm her zaman en pis olan şeye bağlıdır: İsteğin ateşi yorulmaz bir şekilde pislik, sidik ve kusmukla örtüşür. Onun amacı, düşleri idealizmden kurtarmak ve edebiyat aracılığıyla insanın kendini ve en fazla dehşete düşüren olguyu aşma cesaretine kavuşması ve yaşamını düşlemek yerine yaşaması için en dehşet verici şeyi kutsallaştırmaktan kurtarmaktır.
Oğluyla ensesti, eşcinsel ilişkileri ve orjiler gibi ritüeller de kutsalın bıçak sırtındaki iğrenme duygusuna dayandığından ve hep birlikte anneyle ilişkili olana yöneldiğinden özne açısından ikili ilişkide yokolma anlamına gelen bir tehdidi simgeleştirir Helene. Özne olarak erkek çocuk, bu ikili ilişkide kendisinin bir parçasını (iğdiş edilme) değil, yaşayan canlı olarak tüm varlığını yitirme tehlikesiyle karşı karşıyadır: Öznenin kendi kimliğini, dönüşü olmayan bir şekilde annede yitirme korkusunu yatıştırmak...
Julia Kristeva, murdarlık ritüellerinin iğrenme duygusuna dayandığı ve hep birlikte anneyle ilişkili olana yöneldiğinden söz eder: “Özne bu ikili ilişkide kendisinin bir parçasını değil, yaşayan canlı olarak tüm varlığını yitirme tehlikesiyle karşı karşıyadır.”
İğrencin oluşturulmasıyla bu yasağın kırılganlığı arasında bağlantı kurar Bataille ve iğrenmeyi, “buyurucu dışlama edimini yeterince güçlü bir şekilde yerine getirememe güçlüğüne” bağlar. İğrenme düzleminin, özne/nesne ilişkisi düzlemi olduğuna ve bu arkaizmin kökeninin sadizmden ziyade anal erotizmde bulunduğuna dikkat çeker. Nesneyle bu arkaik ilişki aslında Kristeva’nın saptadığı üzere anneyle ilişkiye tekabül eder. Bu ilişkinin “iğrenç” olarak kodlanması kimi toplumlarda kadınlara atfedilen olağanüstü öneme işaret eder. Kolektif varlığı oluşturan simgesel dışlama buyruğu, dişilin iğrenç ya da şeytani gücünü engellemeye muktedir değildir. Bizzat sahip olduğu iktidar nedeniyle dişilin bu gücü, öteki olarak farklılaşmayı gerçekleştiremez ve dışlamayla ve düzene koymayla kurulmuş her türlü örgütlenmenin temelini oluşturan “kendi’yi-temiz”i tehdit eder.
Helene, oğlunu “kirletmeye” didinirken Pierre, kendini kopuştan kurtarabilmek için daha fazlasını yapmaya, yani ölümcül akıntıya kapılmaya, akmaya hazırdır. Ve annesinin aşıkları Rea ve Hansi ile, içinde annesinin de bulunduğu orji ilişkilerine girer. Annesi ve âşıklarıyla yaşadığı bu sefih eğlencelerde, ilkin annesinden yatırımını çeken Pierre, kısa sürede özdeşleşir onunla. Bu ayna aynılaşmasının ortaya çıktığı ânda, kendini onunla tamamlama arzusu şiddetle belirir. Alçakça bir yaşamda rahatlayan ve oğlunun karşısında en iğrenç şeyleri yaparak aklanan annesinin karşısında Pierre, sürüklendiği uçurumu, şiddetle arzu ettiğini hisseder.
Küçücük bir çocukken arzudan kıvranan ve ormanda çırılçıplak dolaşırken tecavüze uğrayan Helene’in, yasak arzusunun meyvesidir Pierre. Bu talihsiz “kaza”ya rağmen “kudurganlıktan” asla vazgeçmeyen Helene, oğlu ve kadın arkadaşlarıyla yaşadığı seks oyunlarında, çılgınlık derecesinde bir coşku bulur. Yaşadığı orji; deliliğe, vahşete, öldürmeye, ölmeye varan bir ivme kazanır, ki bu, tanrılara benzemenin yansısıdır. Çünkü ritüel, gerçeklik ilkesinin yerine, haz ilkesine mutlak egemenlik tanır. Haz ve gerçeği bağdaştırmayı, yeniden başlangıçtaki gençlik ve saflığına dönmüş bir dünyada, tanrılarla bir arada varolabilmeyi amaçlar.
Tiksinmenin derinliğinde, kendini tanrıya benzeten, tanrıya ulaşma arifesinde bu kutsallığa annesi kadar yaraşır olmak için batağa saplanma saplantısındaki Pierre, ölü dünyada, annesi kollarının arasındayken aşkın bir mutluluk yaşar. Mutlu olmak kadar insanı kötülüğe iten başka bir şey yoktur. Kötülüğün dehşeti, huzurun temelini yıkar; günaha girmenin sarhoşluğu özgürleştirir insanı. Annesine benzemeseydi mutluluğu tadamayacağını düşünen Pierre’e intiharından önce şöyle seslenir, annesi:
“Seni ölümümün içine sürüklemek istiyorum. Sana vereceğim kısa bir kendinden geçme ânı, onların içinde üşüdüğü, budalalık ortamına bedel değil mi?”
Ölümün taklit edilemeyen ânının eşsiz karakterini göstermeyi amaçlayan bu öz kurban edim, ölümün yegâne gerçek karakteri olan “sahtekârlığının” sürekli tekrarından fazlası değildir. Pierre’in annesiyle ensest ilişkiye girmekten zevk alması bir bakıma, Ödip döneminden kalma yasaklanmış arzunun doyurulduğuna dair bilgiye direnç göstermesiyle de açıklanabilir.
Ancak oğlunu terk ederek ensest ilişkiye son veren anne, onun artık ideal eş olmadığına kanâat getirir. Ensest yapan anneler, çocuklarının herhangi bir bireyleşme duygusuna izin vermez. Annenin yaptığı ensest, kasıtsız elemden öte bir şeydir: Annenin yinelenen kasıtlı eylemleridir ve çocuğun ona haz vermesini amaçlar. Estela V. Welldon da, Anne: Melek mi Yosma mı? Anneliğin İdealleştirilmesi ve Alçaltılması adlı kitabında, ensest yapan annelerin kendi cinsel organlarından zevk almadıklarını, zevke ulaşabilmek için bedeninin “insandışılaştırılmış” uzantısı olarak kendisinden ayrılmamış ve bireyleşmemiş çocuğunun cinsel organına mastürbasyon yaptığını belirtir. Çünkü annelik işlevi, kimi kadınlara, bebeğini, bilinçdışı gereksinimleri için bedeninin bir uzantısı gibi kullanarak ona karşı saptırıcı tutumlar sergileme fırsatı vermiştir. Kadının tüm bedeninin cinsel bir organ olduğu tezini hatırlarsak, cinsel organına yerleşmiş olan çocuğundan (doğumdan sonra bile) kopamaz ve her zaman bedenin bir parçası olarak görür onu.
Oğlu Pierre ile “penetrasyon” içeren bir cinsellik yaşamaz Helene. Evet ona mastürbasyon yapar ama içine asla almaz. Oğlunun bedenine kesikler açarak bu yarıklardan içeri girmesine izin verir. Oğlu ile bu sapkın ilişkinin doruk noktasında, denetimin artık kendisinden çıktığını anlar; çünkü Pierre orgazma ulaşmıştır. Bu nedenle de zihninde yaşantılamaya çalıştığı sürekliliğe fantezi bir ölümle nihayetlenir. İğrentinin erotikleşmesi, her iğrenti de zaten erotikleştirilmiş olduğundan, bu hamle içteki bir kanamayı durdurma çabasıdır; ölüm karşısında bir eşik, bir ara durak. Ki Pierre’in, annesinin morgtaki ölüsünün dibine çökerek mastürbasyon yapması da yine bu tezi doğrular. Annesi onun arzu nesnesi ve iğrenti nesnelerinin erotikleşmiş görüntüsüdür.
Ölüm ile cinselliğin bu denli iç içe geçişi, Bataille’ın temel temalarındandır.
İnsan toplumunda iki düzensizlik nedeni görür çünkü: Ölüm ve cinsellik. Be nedenle bu kavramlar, insanın hayvansal yanının karşı geldiği yasakların konusu olmuştur. Ama tabu sadece üretimi düzenlemekle kalmamış aynı zamanda isteğe başka bir boyut kazandırmıştır:
“Yasağa uğrayan istek yasağa karşı gelmek istiyor. İnsan, yasağa karşı gelme yoluyla isteğe ulaşıyor.”
Erotizm adlı incelemesinde, tutkuyla cinayetin kesiştiği bu çizgiyi tanımlar Bataille: “Sevilen varlığa sahip olma ölüm demek değildir, ama ölüm bu araştırmanın içindedir. Eğer aşık sevdiği varlığı elde edemezse, bazen onu öldürmeyi düşünür; çoğu zaman onu öldürmeyi kaybetmeye tercih eder. Diğer durumlarda kendi ölümünü arzular. Bu büyük öfke içinde söz konusu olan sevilen varlık içinde süreklilik duygusunu yakalamaktır.”
Evet, Bataille’ın “Annem”i, anneliğin gücünü ve sapkınlığını anlamak açısından hayli kapsamlı ve problemli bir örnek. Kitabı okuyanlar veya Christophe Honoré tarafından beyazperdeye aktarılan, Isabelle Huppert ile Louis Garrel’in başrollerini paylaştığı aynı adlı filmi seyredenlerin kolay hazmedeceği bir annelik modeli değil bu. Ama işte kadınlar da “böyle şeyler” yaparlar. Welldon’un belirttiği gibi, toplumun sapkın kadın tutumlarını saklamak için yaptığı belirgin idealleştirme, aslında alçaltıcı zıddını da içerir. Kadınlar iktidar politikalarına dahil edilmeye daha önceleri başlanmış olsaydı, şimdi bunu erkeklere ve çocuklara karşı tutumlarına hakim olan sahiplenmeciliğe ve denetime dönüştürme zaafına düşmezlerdi.

3 yorum:

feminist anne dedi ki...

eril kültürde "anne" imgesinin melek ve şeytan uçlarında gidip gelen sağlıksız sarkacında eril sinema ve yazın örneklerinde sapkın anne modeline rastlamak pek de sürpriz olmasa gerek.

sorun sanırım anneyle bütün olma sanrısından kaynaklanıyor; irigaray, ben sen biz'de "annelik düzeni" başlıklı bölümde çok güzel çürütür psikanalizin bu safsatasını...

anne karnında bebek ne annenin bir uzantısıdır, ne de onun kanını emen bir parazit; anneyle bebek arasındaki ilişkiyi düzenleyen plasenta sayesinde kadının içindeki yabancıdan ne kendi bağışıklık sistemi zarar görür ne de kendi savunma sistemi ona zarar verir. plasenta iki canlının da kendiliklerini sağlıklı bir biçimde yaşamasına yardımcı olur. bu, kadın bedeninin ötekiye saygısının en güzel kanıtı bence. sapkın anne ise eril kültürün köleleştirici, egemenlik kuran zihniyetinden çıkan bir imgenin yansıması olduğunda aynı onun gibi yavrusuna hükmeden, kendi uzantısı olarak gören v.b bir hal alıyor sanki.

icstman dedi ki...

Ben bu konuda yardıma ihtiyacı olan biriyim anneme karşı aşırı istekliyim bazen bundan haz alıyorum bazen pişman oluyorum. Bu konuyu konuşabileceğim ciddi bilinçli biriyle tanışmak isterim
icstman@hotmail.com

icstman dedi ki...

Ben bu konuda yardıma ihtiyacı olan biriyim ve anneme karşı karşı konulmaz arzularım var bunu paylaşabileceğim bilinçli biriyle tanışmak istiyorum. icstman@hotmail.com

İzleyiciler