31 Temmuz 2008 Perşembe

İDEOLOJİK BİR ERİL TUZAK


ANOREKSİ

Anoreksi, sağlıklı halimiz karşısındaki tepkisizliğimiz,
kefaret için kendini kurban etmek üzere diyet yapma eğilimidir
.
Jean Baudrillard


Siyah Anlar'da; kefaret için kendini kurban etmek üzere diyet yapma eğilimi olarak açıklar, anoreksiyi Baudrillard. Dinî bir suçun cezasını ödemek adına oruç tutmaksa kefaret; şişmanlar, fiziksel engelliler, akıl hastaları ve kimi etnik topluluk üyeleri, bazı ırklar, “soysuzlar” ve tabii ki kadınlar, dünyaya gelmiş olmanın günahını, kapalı kapılar ardına tıkılarak, massedilerek, aşağılanarak ödeyecektir. Aydınlanma'dan sonra ortaya çıkan ve kapitalist sistemin, günümüz üst-tüketim toplumuna, gönüllü rızalık biçiminde kabullendirdiği, bu yeni güzellik idealini bozan, ona karaçalan dolayısıyla da bireyliğe terfi edemeyen tüm, “abject” gövdeler; dışarıda bırakılma, kenara itilme tehdidiyle, kimi kez zora başvurarak hizaya getirilecek ve arzu edilen düzen sağlanacaktır.
Ancak uyumu bozan kimi bedenler, 'dış ses'e kafa tutup kendi kendini tehdit edip hesabını kendi görerek; bedenleri, arzu makineleri ve parça-nesnelere ayrıştıran denetim toplumunun iğdiş edici dozerine, yıkımı kıyıma dönüştürerek karşı koyar: Her gün ölüme uyanacağına, yağlı urganı, kendisi geçirir boynuna: Yıkım, artık özyıkımdır.
Tarih boyunca şeytanî bir tahayyül olarak kurgulanan, bir kara delik olarak korkulan ve sonra bir kara kıta olarak keşfedilen; dışlanma, yok edilme ile keşfedilerek tüketilme arasındaki seyri hiç bitmeyen bu “varlık”, kadın neyin kefaretini öder peki, bedeni üzerinden?
Beden algısı üzerine beylik laflar edilen, bedeni eril ideolojinin tahayyülünde biteviye kurgulanan kadını aşağılamanın, üzerine tahakküm kurmanın bir yoludur onu şekillendirmek!
Hangimiz aynalara düşman olmadık? Hangimiz onun karşısında prova etmedik duruşumuzu? Hangimiz kilomuzu dengelemeye çabalamadık? Güzel olanın zayıf olduğu savsözüne inanmıyorduk belki ama bedenimizi sevebildik mi olduğu gibi?
19. yüzyıl sonunda, salt üreme ve soyu devam ettirme gerekliliği oranında toplumsallaştırılan beden; giderek serbestleşmeye, cinselleşmeye, arzulanmaya başlandı. Ancak bu değişim, pek de hayra yorulası değildi, bir yandan konformizmden uzaklaşılmakta; giysiler, bedensel tavırlar ve cinsellik serbestleşmekte, ama öte yandan estetik kaygılar bir başka normu zorunlu kılmaktaydı. Jogging, streching, diyet besinler, rejimler, estetik ameliyatlar, kozmetik ürünleri ve benzeri tüm sektörlerin hedefi; ince bir bedene, yani, eril arzunun nesnesi olmaklığını, biteviye koruyup besleyecek olan güzel kadın imgesine ulaşmaktı. Tasarlanan oldu ve artık tüm sektörler, bedeni inceltmenin inceliklerini vazediyor; kadın dergileri, TV programları, gazeteler, radyolar aracılığıyla medya, sinema ve reklam piyasası, bu ebedi güzellik mitini, spotlara taşıyarak hep bir ağızdan haykırıyor, giderek azgınlaşan bir narayla...
Sistemin devamı, 'imparatorluğun' şanı adına, apolitik bireyler, göz okşayıp iç gıcıklayan, görüntü kadınlar, mistifike edilirken anoreksi, nasıl basit bir 'manken' hastalığına indirgenebilir? Thomas Szasz'ın dediği gibi, "Anoreksi politik bir sorundur," ve kanâat önderleri tarafından, kadın aklının, kadınsı alanın yok edilmesi için sinsice, “erkekçe” planlanmış bir tuzaktır.
Beğenilmek, sevilmek, aşağılanmamak için bedenini sıfırlayıp kabul görmüş malzemeden yeniden yaratmaya çabalayan, yırtılıp atılası o 'çirkin' resmin içine tıkıştırılan gencecik kadınlar, kan lekesi gibi üzerinden silinmeyen 'şişko patates' yaftasından kurtulmak için, bedenini karalayıp 'temize' çekmeye çalışır. Ancak zayıflarsa, güçlü olacağına, erkeklerce beğenileceğine dair o 'beynelmilel' safsata, tüm benliğini esir alır ve egzersizlerle destekli sıkı rejimle başlayan yiyememe hastalığı (anoreksi), korkunç açlık sonucu yemeklere saldırma, ve akabinde kusma şeklinde seyreden ölümcül bir hastalığa (bulimia) dönüşür. Artık yemekten ve kusmaktan başka hiçbir şey düşünemez, gerekirse çöplerden yemek toplar. Sürekli uyuma isteği, halsizlik, kendine kanatıncaya dek zarar vermek, histerik ağlama nöbetleri, alkolizm ve intihar girişimleri bu hastalığın kaçınılmaz sonucu olarak peş peşe gelir.
Özbenliğinden bir hırsız gibi saklanan, kendisi olmaktan vazgeçip başka bir kimlik altına girmeye zorlanan kadınlar, ısmarlama kimliklere bürünme kolaycılığına davet edildiği andan itibaren bir başkası olur, kendini tanıyamaz; boşalan bedeni, bir canavar yaratmıştır. Sinirini geçirmek için tek umarı, yiyip kusmak bunu yapamadığında da kendi kendini dövmektir. Sözün içinin bunca tükendiği, tüketildiği bir çağda, söze dökemediklerini, bedenini yazı tahtası yaparak okutmaya çalışır, eti eksiltirken dilinin sivrileceğini sanarak avunur kimi kadınlar.
Bedenle ilgili metaforların, modern toplum düşü için yaratıldığını ve bedenin, tüketim kültürünün temel öğesi halini aldığını, uygarlaşma süreciyle başlayan, 'prototip kadın' üretiminin bir simülasyondan öte olmadığını bilsek de, siyasallaşmak tek çözümken sürekli kendimizi gözetlemekten, bedenimizle uğraşmaktan vazgeçebiliyor muyuz?
Kuklalar, model -yaratıklar projelendiriliyor her gün, 'çağdaş kadın' diye; elleri ayakları, idarecilerin mekanizmasındaki iplere bağlanmış, protez kimlikler... Bir 'şey'e, bir duruma göre varolan ve o rolün gerekliliğine göre davranmaya müebbet kadınlar bunlar. Efrat Tseelon'un deyimiyle; kadın eğer güzellik sistemine katılmayı reddederse ya da görünümünü iyi tutturamazsa değerden düşüp kendini değersiz hissedecek yok eğer başarılı olursa, değerinin görünüm yoluyla, onun kimlik- dışılığıyla meşrulaştığını kabul edecektir. Kimliğini, kendiliğini, bir görüntü olarak yaşamayı, yani kadınsı modeli reddederse toplumsal cinsiyet kimliği bozukluğu (!) teşhisi konulacaktır. Çünkü kadın olmak, kişi olmakla bağdaşmamaktadır. Öyleyse kadın, idealize edilenin dışında, doğasını, ham halde, kimi kez de tiksinmede, bulantıda, kusmakta bulacaktır.
Ama herhangi bir baskıcı düzeni yıkmak değil, yıkımı bir başka baskı düzenine yöneltmek için uygulanan bir kurban etme parodisi değil midir anoreksi histerisi?
Kimi kendine dayatılan ideal kadın ölçülerinin içine sığmaya çalıp görüntünün, gerçeğin yerini aldığı gösteri toplumunda şişmanlığından kurtularak, kendisine iktidarın tüm mercilerinden dayatılan prototip kadını oynamaya çalışırken kimi kadınlığını reddetmek için yakalanır bu hastalığa... İşte en iflah olmayanlar da cinsel kimliğini reddedenlerdir. Kadın olmak iyi bir şey değildir çünkü toplumumuzda. Erkekler tarafından erkekçe kurulmuş bir cemiyette ancak onlara benzeyerek ya da hiçbir şeye benzemeyerek varolunur çünkü.
Kadın olmamak için kadın görüntüsünden kurtulmak gerekir ilkin. Çıkıntılardan, yuvarlak hatlardan. Erkeğin tavırlarından ve kendini kuruş biçiminden rahatsız olan kadın kendini “iğrenç”leştirir. Dışarıdan tehdit edilen bedenini kendi tehdit ederek bir paradoksu yeniden üretir. Anoreksinin son aşamalarında acınan, korkulan, esefle kınanan, tiksinilen, zavallılaşan fobik bir nesnedir artık beden…
Arzulanan görüntü, zıddına dönüştürülmeli, beden, iğrendirmek amacıyla yeniden gerçekleştirilmeli; "yücelik" bozulmalıdır. İdeal beden imagosu; bedenleri arzu makineleri ve parça-nesnelere ayrıştıran bir denetim toplumu içinde, dışarıdan da tehdit edilmektedir çünkü.
George Lukacs, üretim nesnesinin parçalanmasının zorunlu olarak üretim öznesinin parçalanmasını da beraberinde getireceğini ifade eder. Öyleyse üretimin (doğum vasıtasıyla) nesnesi kılınan kadın bedeninin parçalanması da (birçok kimliğin aynı anda yüklenmesiyle), kadının gerçek kimliğinin, arzu ve duygularının da parçalanmasını getirir beraberinde. Kadının, “eş”, “anne”, “sevgili”, “kız” vb sıfatları; “bakire”, “femme fatale”, “kariyer kadını” gibi temsiliyetleri vardır. Kadın asla tek başına, kendiliğinden bir kadın olarak değer üretmediği için bir nesne-özne ikamesinin karşılığı olarak sürekli parçalanmak, bölünmek, bir oluştan diğerine sürüklenmekle mükellef bir göçebedir. Bir "şey"e göre olmak, bedenin biçimlendirilip parçalanması, bir yapboza dönüştürülmesi karşılığını idealize edilenin dışında, ham halde, olgunlaşmamış bir halde, kimi kez de tiksinmede bulacaktır. Nitekim kültürün nesnesi (nesne-gövde) haline getirilen kadınlık kurgusu, özne olarak ben'in de parçalanmasını beraberinde getirir. İdeolojik olarak parçalanmış beden, beden siyasetinin eleştrisi olarak işlev görür. Beden parçalanıp görüntü tiksinleştirilerek Susan Buck-Morss'un tezi gerçeklenir:
“Tehdit edilen bedenler, dağılmış organlar, fiziksel yıkım!”
Dileğimiz, kadının bedenini yıkması değil, ideolojilerin dönüştürülmesidir elbette. Antonin Artaud’nun dediği gibi, “Beden ile beden arasında hiçbir şey yoktur” çünkü; sadece kadın vardır, tek başına kadın! Gövdesini dayatmayan, onu kabullenen kadın!

1 yorum:

reprografisch dedi ki...

kelimelerin anlamsız kaldığı inanılmaz derecede güzel bir tespit,daha önce bu konunun bu derece güzel açıklanacağını tahmin edemezdim,tüylerim diken diken oldu,bu açıdan bakmamı sağladığın için milyonlarca kez teşekkürler

İzleyiciler