30 Ekim 2008 Perşembe





DOYUM ARAYAN BİR DOYUMSUZ

“Ambalajlarından çıkarılmış kumaş örneklerinden bir koleksiyonun yayıldığı masanın
üzerine -Samsa bir firmanın pazarlamacılığını yapıyordu- kısa süre önce resimli bir dergiden kesip altın yaldızlı şirin bir çerçeveye geçirdiği bir resim asılmıştı. Başında kürk şapka, boynunda yılan biçimindeki uzun kürk atkıyla dimdik oturmuş bir kadın, kollarının dirsekten aşağı bölümlerinin içinde kaybolduğu ağır bir manşonu yukarı kaldırarak seyircilere doğru uzatmıştı resimde.”
Seyirciler kimdi ve kadın sadece bundan mı ibaretti? Kürklü şapkayla atkıdan başka ne vardı üzerinde? Onu kendisi için biricik cinsel fetiş kılan Gregor’un gözünde giderek kürklü bir hayvana mı evriliyordu? Tüylerinin arasında gezinebilmek için mi böcek olmuştu yoksa Samsa? Hayatın başladığını söylediği “geriye dönülemeyecek nokta”ya çıkılan bir seyahat miydi yoksa bu karşılıklı evrim?
“Sözde pornografik” çizimlerinin bulunması hasebiyle yeniden dolaşıma sokuldu Kafka’nın hayaleti. Ömrü billah kurtulabilmeyi dilediği Prag’ta ölümünden yıllar sonra popülist kafelere, envai çeşit turistik eşyaya, ucuz penyelere sureti, şimdi de “pornocu” yaftası yapıştırıldı eserine ve hayatına. Kafka’yı bilmişliğini Milena’ya mektupları, Kafka’ya tutkunluğunu hayata dair yüzeysel bunalımlarına yakıştırıverdiği “Kafkaesk” durum üzerinden kuran zevat da bu çok şaşırtıcı keşfi konuşur oldu kimi entelektüel işret meclislerinde. Hoş zaten yapıtları yorumcu ordusu tarafından talana uğramıştı yeteri kadar! Toplumsal, ruhsal, dinsel, siyasal açıdan, alegoriler, metaforlar, simgeler, imgeler yakıştırılarak çözümlenmeye çalışılan, kimine göre anarşist, kimine göre sosyalist, kimine göre mistik Kafka, benim için hep çok kösnül bir yazar olmuştur. Aşksız bir erotizm, sekssiz cinsellik, gövdesiz bir şehvaniyet, sado-mazoşist bir alışveriş bulurum eserlerinde. (Haydi ben de buradan girişeyim, ne bulduğumu itiraf etmişken işe!) “Dönüşüm” başta olmak üzere köken ve yaratılış öykülerini yeniden anlatarak, Batı kültürünün merkezi köken mitlerini altüst eder, siborg yazarları gibi… Kadından erkeğe, erkekten kadına dönüşümler, insandan hayvan-oluşa evriliş, zihin-beden, hayvan-insan, organizma-makine, kamusal-özel, doğa-kültür, kadın-erkek, ilkel-uygar dikotomilerinin birbirine absürd geçirgenliği ile yok edilmeye çalışılması, işkence aletleri, ilkel kösnü, acıdan alınan haz ve doyuma ulaşmak için mutsuz olmayı şart kılan bir bilinç… Alet ile mit, araç ile kavram, toplumsal-tarihsel sistemlerle bedenlerin tarihsel anatomileri arasındaki eşik geçişlidir; patriarkların sınırsız iktidarı yerini kişisiz mekanizmaya, makineye bırakır. Makinelerin parçaladığı ve kanunun ezdiği emekçilerin dünyasını anlatan eserlere, fahişelik, kölelik temalı gerilim filmlerine tutku derecesinde ilgi duyan Kafka, eserlerine de yansıtır bu izlenimleri. Bağımsızlığı kazanma yolunda evinden ayrılan kahramanlar, makinelerin şiddetine uğrar, bir çıkışsızlıkta cezalarını arar muhakkak. Bedensel hazzın cezası yine beden üzerinden hak edilir.
Ataerkil sistemin beden gerçekçiliğinin sonucu olarak kurulduğunu ileri süren siberfeminizm içinden bir alımlama çabasıyla, bilginin yaratımında vücudun oynadığı rolü bozuşturduğunu da görürüz, “dişil” bir alandan söz söyleyen Kafka’nın. Kürk şapkalı, yılan biçimli kürk atkılı kadınının da, Gregor’un dönüşümden sonra ne tür bir böcek olduğunun da bilgisi verilmez. Adlandırılamayan, dolayısıyla çağrılamayanlardır onlar. Yaratılış mitinde Adem'in ilk eylemi, "şeylerin adını koymak"tır ki Gregor, odasının duvarında asılı bu resme bir isim vermez; "bilgi"yi reddederek varolanı değiştirmeye çabalar, içine kendi bedenini de kattığı bir dönüşüm süreciyle. Evet, aklı hâlâ insan aklıdır Gregor’un. Devasa bir böcek bedeni içine insan aklını yerleştirme nedeni Kafka’nın, uğradığı işkenceyi tasvir edebilme muradıdır olsa olsa. Babası, annesi, derken koruyucu kimliği değişen kız kardeşi yani işkencecileri, kurulu düzenin, “baba”nın dilini kullanır zira. Masoch'un dili de benzer şekilde paradoksaldır. Böcek bedeni içindeki beyin, tıpkı işkenceye maruz kalanın aklı gibi, düşünme işleminde kullanılır ancak kendiliğinden var olan metafizik bir akıl tarafından ona dayatılan işlevi yadsır. Ataerkil iktidarın üremeye yönelik rüyasını bozuşturan birer ucubedir böcek de mazoşist de. Hiçbir karakterin basitçe ve yalnızca insan olmadığı kurmacalarında ucubik bir mekanizma, siborg bedeni kurgulamıştır Kafka kanımca. Siborg bedeni ne masumdur (ki ilk günah ve günahkâr beden algısının ironisini yapar hep), ne de üniter bir kümenin elemanı…
Gregor’un bir dergiden oyup çıkardığı, içine yerleştirmek için kıl testereyle tahtadan bir çerçeve yaptığı bu resim, onun fetiş nesnesi, bu tipik bekârın yegâne cinsel yaşantısını oluşturduğu kadar kaçıp sığındığı yurdudur da. Sacher-Masoch'un Kürklü Venüs’ü ile bağ kurduğum bu kadın portresi, hem erotik bir sembol, hem diğerkâm bir kadının ailesini korumak için acıya katlanışının resmi, hem “bedenin kudretlerinin keşfi”, hem Kafka’daki hayvan-oluş arzusunun bir bilinçaltı türevi, hem de bir femme-fataledir. Gregor’un nesnesine karşı arzusunu dölleyen ve kışkırtansa, babası karşısında yitirdiği ilksel dünyayı yeniden kazanma isteğidir.
Başka öykülerinde de örneklerini göreceğimiz bu “dişi hayvan”la her birleşmesinde bir tür hâkimiyet ve zafer duygusu edinir. Böcek olduktan sonra da değişmez bu tutku. Bir siborg olarak Gregor, tam da insan ve hayvan arasındaki sınırın ihlal edildiği yerde itirazını gösterir.
Annesiyle kız kardeşi odayı boşaltmak istediklerinde vücuduyla örter resmi. Resme tırmanıp vücudunu çerçevenin camına bastırır; cam onu resimden ayırarak hayalindeki kadınla birleştirir, bir an sımsıkı tutup bırakmadığı cam çerçeve “sıcak karnına iyi gelir”. Etçil olarak kodlanan varlığa karşı koyan (“Bir Yaşam”da da etin kötücüllüğü söz konusudur), iki sert, kırılgan ama aynı ölçüde esnek “yüzey”in birleşimi, rahatsız edici eşleşmesidir bu. Fiziksel çeperinin haz verecek biçimde uyarılması Gregor’u parçalanma korkusu içinde yutulmaktan kurtarır. Kız kardeşin hoş görmediği tam da budur.
Kafka/Minör Bir Edebiyat İçin’de Deleuze&Guattari’nin yorumladığı gibi, kız kardeşi, Gregor'u kabul etmiştir, şizo ensesti, güçlü bağlantıları olan ensesti, Oedipusçu ensestin karşıtı olan kız kardeşle ensesti, hayvan-oluş gibi insani olmayan bir cinselliğin göstergesi olan ensesti de Gregor'u istediği kadar istemiştir, kürklü kadın olmadığı takdirde.
İktidardan kaçmak mümkün değildir Gregor için. Babasının fırlattığı ve acıyla sırtına saplanan elma Gregor’un ölümüne yol açan iltihaplı yaranın merkezi haline gelir. Tanrı yargısını bozup içine girdiği yeni bedeninde hazza ulaşma serüveni, yine yaratılış öyküsündeki cezayla son bulduğunda adı da konulur nihayet “o şey”in. Bir hamamböceğidir hizmetçinin kalıntısını süpürdüğü...
İlk büyük yara, gövdenin trajedisine açılan parçalanmanın da adıdır. Normun kurduğu bedene ve bedenî hazlara duyduğu tiksintiyi, yabancılaştırma ve şeyleşme yoluyla olduğu kadar tenin örtüsünü yarıp bozuşturarak da betimler Kafka. “Bir Köy Hekimi”nde de “kana bulanmış gövdeleri, bir uçları yaranın içinde, beyaz başçıkları ve bir sürü ayakçıklarıyla kıvrılıp bükülerek aydınlığa çıkmaya” çalışan kurtların kıvıldandığı bir yara çizer. Bir çiçeği de anımsatan inanılmaz büyüklükteki bu vajinal kesik, Kafka’nın kadın üreme organına karşı duyduğu korkunun bir göstergesidir. “Josephine, Şarkıcı Ya da Fare İnsanlar”ın Josephine’ini ayağındaki yara bir abjection nesnesine dönüştürür. Adorno’ya göre “toplumun bireyin bedenine kaydettiği yaralar, birey tarafından toplumsal yalanın rakamları olarak, hakikatin negatifi olarak okunur” Kafka’nın eserlerinde.
Bedenin etrafında, tenin ötesinde bir alan açma çabası, organsız, bir tür anarşik bedene ulaşma ütopyasıdır adeta. Merkezsiz, düzensiz, düzgün-işlevsel olmayan, mülkün ve temizliğin gereksinimlerine tabi olmayan bir beden…
Roger Garaudy’nin Gerçekçilik Açısından Kafka’da yazdığı gibi yaşanılan dünyadan iç dünyaya, iç dünyadan kurduğu mitler dünyasına geçiş, ruhların vücut değiştirme (métempsychose) serüvenlerine benzer: “Doğum karşısında tereddüt. Eğer ruhların vücuttan vücuda göçü diye birşey varsa, henüz en alçak basamakta değilim demektir ben; benim hayatım, doğum karşısında tereddüttür.”
Kan bağı, nefretinin en büyük hedefi olan Kafka’da bedensellik, tatminkâr olmayan bir rutine dönüşmüş yaşamın vahşi ve korkutucu istilası olarak çıkar karşımıza. Eller, kollar, bacaklar ve gövdeden oluşan bu mekanik yapı, Tanrı’nın biçimlendirdiği bu araç, fetişistik işkence araçları, sadistik hayvanımsı yaratıklar ve disiplinci iktidar tarafından parça-nesnelere ayrılır ya da karşılığını idealize edilenin dışında, ham halde, hayvan-oluşta, kimi kez de tiksinmede bulur Kafka’nın metinlerinde. Sözgelimi Karl Rossman'ın insani macerası, Oklahoma Sirki’nde kendi benzerlerini bulduğunda nihayetlenir. Kâh deney labirentinde köstebek, kâh şarkı söyleyen bir fare, kâh neredeyse insan olan bir maymun, kâh demir parmaklıklar ardında bir köpektir Kafka da kahramanları da. Kendini hayvanlara dönüştürmesindeki bu tutkulu isteği, yine Haraway’in siborg manifestosunu takiben anlamak mümkün. Zira hayvanları doğalın, insanları kültürün bir öğesi olarak ayırmak, insan-merkezci bir tutumun yansımasıdır. Oysa karşılıklı evrim süreci içinde insan hayvanı ne kadar belirlediyse hayvan da insanı o kadar belirlemiştir. Haraway özellikle köpeklere karşı tutumumuzdan yola çıkarak bunun aslında ırkçı, ataerkil, beyaz ve insan merkezci sömürgeciliğin stratejileri olduğunu gösterir. Nasıl ki, köpeklere acımak, masum görmek bir aşağılama ve insan üstünlüğünü meşru kılma çabasıysa, beyaz adamın, tüm ötekiler karşısındaki hegemoni hasleti de kendini meşru kılma çabasıdır.
Önce organsız bir beden, ardından bedensiz bir ruh olmayı murad etmiştir Kafka; bir domuz kasabı satırının bedenini mekanik bir düzenle doğrayıp, jilet inceliğinde uçuşan dilimlere ayırdığı hayalini yazıya geçirerek... 1920 Eylül’ünde Milena’ya yazdığı bir mektupta, bağlı haldeki el ve ayaklarından bedeni yırtılıp ayrılacak gibi iki uca çekilen bir erkek resmi çizmiştir. Dava’da deri giysili gardiyanlar tarafından kamçılanan K’nın, kalbine bir bıçak oyulurcasına sokulurken Ceza Kolonisi’ndeki mahkûmun suçu 12 saat boyunca iğnelerle kazınır derisine. Yasanın evrakı, ancak sınırlarını ihlal eden aşırılık ve sadistik hazzın akıldışı fazlalığı yoluyla yazılır. Bu bir yandan Enzo Traverso’nun söylediği gibi insan kıyımının, insanların müdahalesinden giderek bağımsızlaşan teknik bir operasyon halini aldığı yirminci yüzyılın anonim katliamlarının habercisi olduğu gibi her şeyin “metinselleştirilmesi”nin, bir yazı teknolojisi olarak biyoteknolojinin hicvidir de. Kafka romanlarında ve öykülerinde kimsenin adı-soyadı yoktur tam olarak, sıfatlar ve kısaltmalarla anılır kahramanlar. Bireyliği önemsizleşmiş, yalınkat varlıklardır bunlar ama giderek patriarkın yerini makine, yargının yerini anonim bir ceza mekanizması alır; teknoloji ile insan yer değiştirir. Canlı organizmalar kontrolden çıkan bu mekanik kaos içinde, sibernetik birer organizmadır artık; bir makine-organizma melezi, kurgunun olduğu kadar toplumsal gerçekliğin de bir yaratısı...
Aygıt insanı infaz etmek için orada değildir, insan aygıt için oradadır, iktidarın estetik başyapıtını, “çok, çok büyük sayıda süsleme”yle resimlenmiş kanlı yazıtını yazabileceği bir vücut sağlamak için oradadır.
Yalnızca gerçekliğin, durmamacasına kâbuslar ürettiğini düşünen Kafka dehşeti metninin merkezine yerleştirir. İktidar sahipleri istisnasız merhametsizdir; kurbanlara günler boyunca eziyet edip, bedenlerini korkunç kombinasyonlara ayırırlar.
Makinelerin ve kanunların dişlileri arasında ezilmiş, parçalanmış, organları kopmuş işçilerdir Kafka’nın çalıştığı dairede gördüğü; evindeyse etleri dişleriyle ayıran, her şeyi öğüterek dışkıya çeviren Gargantua suretindeki babasıyla “bir sürek avında, av hayvanlarını avcıların önüne süren” çoban rolündeki annesidir kaçamadığı... İşyeri de evi de bedeni de cezanın mekânıdır.
Salt hazza yönelik her libidinal tasarruf da bir acılar mekaniğini harekete geçirir Kafka’nın dünyasında... Nitekim cinsel dürtüsünün, kendisini amaçsızca sürüklenen, amaçsızca kirletilmiş bir dünyada, amaçsızca dolaşan Gezgin Yahudi gibi hissetmesinin nedeni, ama cinselliğin aynı zamanda Kovulma’dan önce cennette üflenen nefesten de bir parça olduğunu yazmıştır Milena’ya. Bir yandan da dünyaya karşı verilen savaş, cinselliğe karşı verilen savaştır. Erotizm-ölüm birlikteliği Bataille’ın andığına yakın durur Kafka’da. Orgazm sonrası, dayanılmaz bir yıkımdır erkek için; hayat veren dölünü boşalttıktan sonra müthiş bir suçluluk duygusuyla iliklerine dek sarsılıp, mahvolan erkek –kimi böceklerde görüldüğü gibi- sevişme bittiğinde dişi tarafından yutulmaya hazır hale gelmiştir. Bu birlik içinde eriyip yok olma korkusu şiddet temsiline dönüşür. Günlüğüne, “Cinsel ilişki, beraberliğin getirdiği mutluluğun cezasıdır” diye not düşerken, erkeksiliğin tezahürlerinin çoğunun tiksinti verici olduğu bir dünyada erkekliği reddetme isteği homoerotik bir boyut da kazandırır imgelemine.
Kafka bir mazoşist olabilir, ancak beklentisi bir sadistin karşılığı değil, hazza belli bir yatırım yapma zorunluluğudur: Bir şato, muhafızlar, işkence araçları, hizmetçiler, hayvanlar aracılığıyla aşkı erotik boyutundan ayrıştırıp, bedeni cinsiyetli varlığından koparmak ister. İnsan-hayvan, makine-insan arasındaki bu geçişimler, melezler arası bu cinsel birleşimler, tüm cinsiyetleri kapsayıp cinsiyetsizleştirme niyetindedir. Kendi bedeninin çelimsizliğine karşın erkeksi beden, sıkı, dik ve askerimsi, kadınsı beden ise kürklü, perdeli, hacimli niteliklerle şifrelenmiştir. Kürk giyen kadın, Amerika’daki atletik Klara, hükmedici Grete gibi kimi kadınlar cinsel açıdan taşıdıkları aşırı anlamla erkeksileştirilirken erkekler de dişileştirilir; ancak babayla girdikleri Oedipus mücadelesini yitirirler. Savunmasız bırakılmak ve sömürülebilir olmak kadar, gelmeyecek bir figürü beklemek de erkeği dişileştirir. Cinsel ya da duygusal doyum, gelmeyecek olandır.
Dava’nın perdeli parmaklı hayvanımsı yaratığı Leni ile sado-mazoşist bir ilişkiye giren Josef K., Şato'da Frieda ile çamurun içinde fareler gibi sevişir. Amerika’nın on yedisindeki kahramanı Karl Rossmann’a evin hizmetçisi tiksinç biçimde tecavüz etmiştir; Şato’daki bürokratların en büyük eğlencesi, köylü kızlara tecavüz etmektir. Köydeki insanlarla girdikleri tek insani ilişki budur. Michael Löwy, senyörlerin geçmişte kalmış ilk gece hakkını hatırlatan bu unsurun, romandaki ender modern-öncesi yanlardan biri olduğunu belirttikten sonra yorumunu bir başka düzleme kaydırır:
“Tabii eğer Kafka, kadınların cinsel bakımdan sömürülmesinin en rasyonel ve en modern idari hiyerarşiyle kusursuzca bağdaştığını göstermek istememişse…”
Çünkü Şato’da hakikaten kadınlara sadistçe bir zulüm vardır, patriarkal sistem ile askeri ya da sömürge otoritesi arasında bir paralellik kurma çabasıdır sanki bu. (Ancak Şato’nun Amalia’sı Kafka kahramanları arasında çok ayrıksı bir yere sahiptir. Boyun eğmeyen, halktan bir kahraman olan Amalia, küstah memur Sortini’den aldığı, yanına gelmesini buyuran son derece kaba ve müstehcen mektubu, yırtarak Şato’daki adamın gönderdiği habercinin yüzüne fırlatır. Bedelini ödese dahi yasaya karşı çıkabilmiştir.)
Löwy’ye göre Kafka’nın çatışması yalnızca psikolojik ve Oidipusçu değildir, daha geniş tarihsel bağlama dahildir.Bir yandan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun politik kültürü, Kaiser’den pater familias’a dek, burada başbakanları, valileri ve diğer kurum yöneticilerini kapsayacak şekilde, bir iktidarın tüm sahiplerini aynı paternalist otorite içinde birbirine bağlamaktadır; diğer yandan, on dokuzuncu yüzyıl sonunda doğmuş bütün bir genç Yahudi entelektüel kuşak, romantik dünya görüşünün cazibesi içinde ve sanata, kültüre ya da devrime adanmış bir yaşama yoğun özlem duyarak, tüccar sanayici ya da bankacı olan, ılımlı, liberal ve asimile Alman burjuva anne babalarının kuşağından köklü biçimde kopacaktır. Ama Franz’da çatışma, Hermann’ın otoritarizmiyle ve oğlunun edebiyat faaliyetlerine olan düşmanlığıyla şiddetlenmiştir.

Babanın sınırsız iktidarı, kudurmuş patriarkın despotik otoritesi ile politik sistem olarak tiranlık arasında açık bir bağ vardır. Babama Mektup’ta bu ikisinin aynı mantıktan kaynaklandığını saptar Kafka:
“Benim gözümde sen de hakkını düşünceden değil, kendi kişiliklerinden alan zorbaların muamma karakterini taşıyorsun.”
Onun kapsamadığı bir dünya; bedenî hazlardan azade, kendini tam hissedeceği bir evren arayışındadır Kafka. Babasının “katıksız bedenselliğinin” altında ezilmekten kurtulmak adına çileci bir tavırla ruhsal yaşamını doyumun uzaklaştırılmasına dayandırır. Kendisine kalan tek alana, bedenine yöneltir tüm kontrolünü. Etleri kemiklerine dek yiyen despot babaya verilen bu cevap ruhsal ve bedensel anoreksi, kefaret için kendini kurban kılma edimidir. Açlık, imgeleminin temelini oluşturur. Yemek yemeyi reddetmek, Kafka’yı hayatın başka hayatlarla beslendiği sıradan vahşi dünyanın dışında bir yerlere koyar. Bununla da kalmaz, kısmen et yemek ve başka bedenler üzerinde denetim kurmak üzerinden inşa edilen ataerkiye karşı vejetaryenliği tercih eder. Günde iki kez jimnastik egzersizleri yapar, yiyecekleri özel bir yöntemle çiğner. 1912 yazında Almanya’daki Harz Dağı’nda yaşayan ve çıplaklığı savunan Jungborn kolonisiyle geçirdiği iki haftada çıplaklık, grup egzersizleri, vejetaryenlik, fiziksel ve ruhsal programlara katılır. Obur Green’den Açlık Sanatçısı ile onun taslaklarının birinde yer alan yamyama ve denetçi kasaplara, tüm yiyeceklere iştahını kaybeden Gregor’dan Amerika ve Dönüşüm’deki ezici güçteki babalara dek Kafka’nın romanlarındaki ilkel etcil arketipi, erkeklikliği başka bedenler üzerinde denetim kurmak üzerinden inşa eden babadan ve onun yasasından gelmektedir. Kendi etinin iştahını doyurma durumunda, istemeden bir kıyıma katılmış olacağını ve tüm gücünü yitireceğini düşünür Kafka. Bir mektubunda şöyle yazar:
“Yazma eyleminin, yaradılışımın en verimli yönü olduğu ortaya çıktığında, tüm gücüm bu noktada odaklaştı ve cinselliğin zevklerine, yemeye, içmeye, felsefi düşünmeye, özellikle müziğe yönelir tüm yeteneklerimi ortada bıraktı. Bu yanlarımın tümünde zayıf düştüm. Bu da zorunluydu, çünkü sahip olduğum tek tek güçler bir bütün olarak o denli azdı ki, ancak hepsi bir araya geldiklerinde yazma amacına hizmet edebilirlerdi.”
Tüm gücünü toplayıp bir solukta yazdığı, arkadaşını istemediği için babasıyla tartışan, sonunda umutsuzluğa kapılıp intihar eden genç bir adamın başından geçenleri anlattığı “Yargı” şöyle sonlanır:
“’Sevgili anneciğim, babacığım; sizleri ne kadar da sevmiştim!’ ve kendini boşluğa bıraktı.”
Bu cümlenin kendisi için taşıdığı anlamı Max Brod’a “Yazarken bana çok kuvvetli bir boşalma anını düşündürdü” şeklinde aktaran Kafka, doyuma ulaşmak adına mutsuzluğu yeğleyen, daima doyum arayan bir doyumsuzdur. Oysa doyum diye bir kavram yoktur ölüme değil, varlık olmamaya açlık duyan bu sibernetik organizmanın sisteminde…

YARARLANILAN KAYNAKLAR
Franz Kafka Boyun Eğmeyen Hayalperest, Michael Löwy, Çev: Işık Ergüden,
Versus Kitap, 2008
Kafka, Ritchie Robertson, Çev: Elif Böke, Dost Kitabevi Yayınları, 2007
Kafka/Minör Bir Edebiyat İçin, Gilles Deleuze&Félix Guattari,
Çev: Özgür Uçkan-Işık Ergüden, YKY, 2000
Gerçekçilik Açısından Kafka, Roger Garaudy, Çev: Mehmet H. Doğan, Hür Yayınevi

Hiç yorum yok:

İzleyiciler