1 Kasım 2008 Cumartesi

Ahlâk=namus=kadın=bekaret


Ahlâkın göstereni ve gösterileni
KADIN (mı?)


Karşıtlıkları diyalektik perspektiften değerlendiren Helene Cixous, her bir olgunun karşıtı olmadan anlam kazanamayacağını ve olumsuzlamanın olgu ya da oluş için mündemiç bir zorunluluk olduğunu ifade eder. Özgül anlamıyla, doğuştan getirildiği varsayılan iyiyi kötüden ayırt edebilme görüsü; doğru eylemleri yanlış eylemlerden ayırma yetisi; insanı yanlışlardan kurtarıp doğrulara yönlendiren, yargıda bulunurken, bulunulmuş yargıları değerlendirirken başvurulacak ölçütleri gösteren ahlâk da karşıtı olmadan, ahlâksızlık var kılınmadan anlam kazanamaz elbette. Ahlâksal yeti öğretisi ya da ahlâk duyusu öğretisi, her durumda özneyi, eyleyeni, kişiyi temele koyarak ahlâk felsefesi yapan pek çok yaklaşım için kilit değerde önem taşır. Ahlâk yargılarında kullanılan ahlâksal yüklemlerin çok büyük bir bölümü, iyi/kötü, yanlış/doğru, yapılması gereken/yapılmaması gereken, erdemli/erdemsiz, adil/adil olmayan, soylu/soysuz, yürekli/yüreksiz türünden keskin karşıt kavram ikiliklerinden oluşur ki eril hegemoniye içkin dikotomilerde kadın, kavramın olumsuz yönünün yansıtıcısı olmuştur tarih boyu... Bu diyalektik yapılar, ataerkil cinsel rejimin oluşumunu temellendiren cinsel ayrımcılığın da kökeninde mevcuttur. Tarihte en çok dışlanan kategorilerden biri olan kadın böylece ataerkil sistemin sürekli ötekileştirilen bir nesnesi haline dönüşür. Aileyi, toplumu ve milletleri koruma amaçlı bu moral güce sahip olması kuvvetle beklenen kadın olduğu gibi, kavramın karşıt anlamları da yine kadında toplanır. Kadın hem ahlâklı olması beklenendir, hem de ahlâkı bozan yegâne varlık.
Erkeklerce kadına massedilen ahlâkın panzehiri ise ahlâksız kadınlardır. Geçtiğimiz ay, Galata Köprüsü’nde “açık saçık” giysilerle balık tutmak ve çevresindekilerle “hayasızca” konuşmak “suç”undan tutuklanıp hapse atılan Gülcan Köse’nin yargılanma nedeni “ahlâka mugayir” davranışlar sergilemekti. Kişisel özgürlüğü kısıtlayan, kadını ataerkil kıskaca hapseden ve süreç içinde hepimize had bildiren bu anlayış uyarınca ahlâkın, kadın bedeni üzerinden işleyen cinsiyetli bir kavram, hatta eril bir denetim mekanizması olduğu bir kez daha kanıtlandı. Nitekim patriarkal kapitalizmin yaşandığı tüm toplumlarda iktidarın kucaklayarak dilediği şekle soktuğu, alınıp satılır bir metaya dönüştürdüğü ya da kapatıp kuşattığı kadın bedeni, toplumsal organizmanın kökünde, derinin yüzeyinde ya da davranışın tüm belirtkelerinde aranması gereken bir yara, aksaklık ya da belirti gibidir. Kadın kategorisinin ahlâkı mutlaka içermesi, Kant’ın “koşulsuz buyruk” kavramıyla bağlantı içindedir adeta. Zira bir kişinin eyleminin ahlâki ya da ahlâkdışı olarak nitelenebilmesinin temel koşulu, aynı eylemin, davranışın evrensel bir ilke olmasından geçmektedir. Kamusal alana çıkmaya başladığı günden beri ahlâkı bozan, kuralkoyucu ilke ya da yasayı çiğneyen kadın bedeni lanetlenerek ahlâkçı eril sistemin suçluluk duygusu hafifletilir.
Cinselliğin yükümlülüğünü üstlenen iktidar, bedenlere dokunmayı bir görev bilir Foucault’nun belirttiği gibi. İktidarın meşguliyeti ve meşruiyeti, denetlenen alanın sürekli gözetim ve baskı altında tutulmasıyla sağlanır. Karısının kafasından aşağı dışkı boca etmeyi, simgesel bir jest olarak mistifike eden Sevan Nişanyan ve hamilerine karşı Müjde Nişanyan gibi Gülcan Köse davasını da üstlenen feministlerin, tepkilerininözün yatan gerçek, iktidarın kösnülleştirilerek hazdan belli bir çıkar sağlanması anlayışıdır kanımca. Ancak Doğu’da ahlâk, namus ve töre öne sürülerek öldürülen, katledilen, sakat bırakılan yüzlerce kadın üzerinden bu denli büyük bir söylem karmaşası kopmazken, olayın hemen yanı başımızda ve/ya “bizim gibi” insanlar arasında gerçekleşmesi, eğitimli kadının, eğitimli erkek tarafından şiddete uğramayacağı, ahlâkın enteleküel bağlamda fazlaca kutsal bir önem taşımadığı düşüncesi belki de bizi bu denli meşgul eden, şaşırtan...
Oysa eril iktidar, her an, her noktada, daha doğrusu bir noktayla bir başka nokta arasındaki her irtibatta üremektedir. Her şeyi kapsadığından değil, her yerden geldiğinden dolayı her yerdedir. Ve iktidar, Foucaultcu anlamda sürekli, tekrara dayalı, cansız, kendi kendini yeniden üreten her şeyiyle, tüm bu hareketliliklerden yola çıkarak beliren, bunların her birini destek alan ve geri dönerek onları sabitleştirmeye çalışan genel bir sonuçtur. İktidardan anlaşılması gereken, ilk önce uygulandıkları alana içkin olan ve kendi örgütlenmelerini kuran güç ilişkileri çokluğudur.
Kamusal alanda “modern ama edepli” ideal kadın imgesiyle, “geleneksel yani edepli” kadın imgesi arasındaki sürekli mücadele, gözden kaçırılmaması gereken bir gerçek. “Modern hayatın kamusal alana dahil ettiği kadın, sürekli ‘modern ama edepli’ yani, erkeklerle bir arada bulunan kadınların bir o kadar da iffetli, erişilmez kadınlar olduklarını, yani toplumsal ahlâkı tehdit etmediklerini ispatlamak durumundadır” der Modern Mahrem’de Nilüfer Göle. Kadının “doğal” durumunun kamusal alan için bir tehdit oluşturduğu, dolayısıyla “kültür” aracılığıyla terbiye edilmeyen, zapturapt altına alınmayan kadınların milletin biyolojik saflığını bozacağı düşüncesi, kadınların kendisinde de “şizofrenik” bir bilince yol açar. “Kentli bir kadın olarak istediğimi giyinme ve hareket serbestisi hakkına sahibim düşüncesi ve bilgisi”, görece bir özgürlük sağlarken belli saatlerde kamusal alanlarda bulunmanın içselleştirilmiş tehlikesi ve tedirginliği ile bedenimizi saklamaya, tavırlarımıza “çekidüzen” vermeye yönlendirmez mi içimizdeki bir güç bizi? Kamusal alanda iffetli kalmak değil belki ama kendimizi korumak için “erkek gibi” davranmak bir tür koruma kalkanı haline gelmez mi?
Kamu alanında yer alırken suçluluk duygusundan, haddini aşmış olma korkusundan kurtulamamıştır kadın tarihin hiçbir döneminde. Havva'nın öyküsü, Batı'da yüzyıllar boyunca, kadınların eylemleri, hakları ve statülerini kısıtlamak için çıkarılan yasalar ve alınan önlemleri destekleyen bir numaralı belge olmuştur. Montaigne'den bu yana bütün büyük ahlâkçılara göre tüm kadınlar, ahlâkî çürümenin, şeytani gücün kaynağıdırlar Havva’dan bu yana.
Kadındaki cinsel içgüdünün anılmaya değer rolü olmadığını iddia eden ahlâkçılar, libidonun sağlıklı çalışması karşısında, ahlâki bir çürümeden, erdem yitiminden, edepdışı bir şehvetten, histerik bilinçten dem vururlar derhal. Egemen cinsel ahlâk, kadını kendi cinsel içgüdülerini bastırmaya, bedenini saklamaya mecbur kılarken, cinsel eylemi, erkeğin kadına sahip olmasıyla ve üremeye yönelmesiyle bir tutan ataerkil görüş, erkeğin toplumsal yaşamdaki mülkiyet egemenliğini ve aileyi kutsamaya devam ediyor modernizmin bittiğinin tartışıldığı günümüzde dahi. Çünkü uygarlığın, estetik ve ahlâkî değerleri belirleme gücü, bedenin medeni yorumuna bağlı olarak ortaya çıkan ve büyük ölçüde bürokratik elitin sınıfsal gururuyla şekillenen ahlâk anlayışı, modern dünyada geçerli olan evrensel kurallar üzerinde yükselir. Batı kültürü özdeşlik, mantık ve ussallık tasarımları açısından simgesel olarak tam anlamıyla eril, kadınsa ya bu kültürün dışında kalmış bir boşluk ya da simgeleştirilemeyen bir kalıntıdır. Örgütlenmiş otorite ve şiddeti, yabancılaşma ve kişisel varoluşu sürekli aynı figürler temsil ve tehdit eder: Kadın, din, ahlâk, toplum, devlet, militarizm...
Modernizm boyunca Batı felsefesinde arzunun yapısı, arzunun sahibi ve yönlendiricisi gibi ahlâk da dahil olmak üzere tüm normların kurucusu ve sürdürücüsü erildir. Bu arzu ve bir dolayım gereksinme, ötekini mücadele edilmesi ve yenilmesi gereken bir nesne olarak görür. Erkekler arasındaki iktidar ilişkisi kadınsalın, ötekiliğin olumsuzlanması temelinde şekillendiğinden teoride efendi-köle mücadelesi olarak adlandırılan mücadele aslında erkekler arasında cereyan eden, kadınların özne konumuna sahip olmadıkları bir mücadeledir. Erkek diğer metalar gibi metalaştırdığı kadın bedenini de eril bir narsisizmin nesnesi haline getirirmiş, onu gözetleme, taciz etme yöntemiyle hem kendi hazzı doğrultusunda araçsallaştırmış, hem de “örtünmeye” zorlayarak iffetinin koruyucusu ilan etmiştir kendini. Bu eril paradokstan mülhem otoriter cinsel ahlâk da büyük ölçüde cinsiyetçilik temelinde yükselir, hedefleri ve kurbanları bellidir: Kadınlar ve eşcinseller...
Egemen düşünceler, egemen sınıfların düşünceleri olduğundan başat ahlâk anlayışları da zorunlu heteroseksüelliğe ilişkin toplumsal cinsiyete ve sınıf farklılıklarına dayalı baskıcı bir sistemin ürünü olacaktır hiç kuşkusuz.

Eşcinsellik en büyük ahlâksızlık
Geleneksel ahlâk kalıplarını yıkarak bir ahlâk/sız ideoloji oluşturmamda etkisi azımsanmayacak Ahlâksız’ı okuduğumda, bir kadın görünümüne sahip değildim. Henüz bir gösterge olan ahlâkın ne gösterileni idim ne göstereni... Daha ziyade bir oğlan çocuğuna benziyordum; kısacık saçlarım, çırpı gibi bacaklarımla. Ancak iffetli ve ahlâklı, terbiyeli ve “hanımefendi” olmam gereken yaşlara yaklaşıyordum hızla. Andre Gide’in, Ahlâksız’ıysa bambaşka bir evren açmıştı önümde. Cinsel kimlik, toplumsal cinsiyet, eşcinsellik kavramlarını sorgular hale getirmişti romanının, genç arkeolog kahramanı Michel beni. Balayına gittiği Tunus’ta, hayatına ilişkin derinlikli bir öz sorgulamada bulunup cinsel kimliğine dair bastırılmış içgüdüleri, bedeninin imkânlarını keşfeden Michel’in yeni duygulara dokundukça, benliğinin uyuşmuş ama hiç kullanılmadığı için gizemli gençliğini bütünüyle saklamış yerleri, eğilimleri coşuyordu. Tunus’ta yeni bir hayata başlamak istiyordu Michel, ama karısı Marceline’le değil; yeni sevgilisiyle, bir erkek ile... İlk cinsel tecrübesini, Tunus’ta 14 yaşındaki bir Arap ile yaşayan Gide’in kendi hayatından bölümler aktardığı 1902 tarihli bu yapıtı, ahlâksızlığın ve ahlâk dışılığın övgüsü ya da yergisi değil, yazarının gölgesi Michel'in ahlâk normlarını kırıp içgüdülerini ve duygularını dışa vurarak, kendine bireysel yeni bir ahlâk oluşturma çabalarının hüzünlü öyküsüydü.
Gide’in romanından çıkarsamam şuydu ki, ahlâk ile özgürlüğün birbirine içrek iki kavram olduğu gibi verili ahlâkı yadsımak, aklın pratik faaliyetlerinin de özgürleşmesiyle mümkün olabilirdi ancak. Ahlâk yasasının mümkün olabilmesi için, insanın davranışlarının sebebi olması, fakat bu sebebin kendi dışında herhangi bir şeyin etkisi olmaması gerekir. Dolayısıyla özgürlük insanın kendi içinden akıl tarafından belirlenmesiyle mümkündür. Katı toplumsal yaptırımlara, yükümlülük ile ödeve dayanan, geçmişin değerlerine sıkı sıkıya bağlı tutucu bir ahlâka karşı, bireyi ve evrenselliği öne çıkaran, eskiyi aşıp insanlığı ileriye götürme amacı taşıyan, özgürlüğün hüküm sürdüğü bir ahlâk anlayışı, insanın “zorunluluğun alanı”ndan “özgürlüğün alanı”na geçmesini sağlayacaktır Bergson’un belirttiği gibi. Ne var ki iktidarı akla eslim eden modern toplumda, sürekli eril aklın gözetiminde olan, töreler ve yasalarca buyruk altına alınan kadınlar ve eşcinseller, baskıcı ahlâk örtüsünün hegemonisinden kurtulamazlar asla.
Özgürleşme de aydınlanma da, insanın dışsal belirlenimlerden kurtularak aklını sadece kendi belirlenimi zemininde serbestçe kullanabilmesiyse de bu “denklem”, kadınlar ve eşcinseller için geçerli değildir ne yazık ki. Ailenin kutsallığı ve kutsanması, üreme harici her tür cinsel zevke ve heteroseksüellik içinden kurulmayan her ilişkiye karşı koruyucu, baskıcı ve men edici olmuş; eşcinsellik tarih boyunca ailenin en büyük düşmanı kabul edildiğinden ahlâk dışında konumlandırılmıştır. Günümüzde dahi eşcinselliğin bir “sapıklık”, ahlâksızlık addedildiğini düşündüğümüzde, (Lambda’nın kapatılma çabalarındaki şiddetli öfkenin ve saklanamayan faşizan güdülerin tırmanışına bakmak, eşcinsellere ve travestilere karşı işlenen şiddet suçlarında kullanılan ortak söylemin "ahlâk"ta odaklanışını görmek bile yeterlidir) 1900’leri tahmin etmek hiç de zor değil. Erkeğe ait dahi olsa bir ahlâksızlık yuvası, bir günah kaynağı olarak lanetlendiği, bedenin tüm saygınlığı ve yönelim özgürlüğünün yok edildiği, eşcinselliğin ve normatif olmayan her türden cinselliğin en büyük günahla özdeşleştirildiği “viktoryen” dönemden burjuva devrimleri sonrasında da çıkılamadı. Modern toplum, Tanrı’nın yerine toplumsal aklı koyan dünyevi bir ahlâkçılık çerçevesi çizdi; toplumsal cinsiyete ilişkin ahlâkî argüman dünyevileşip sekülerleşti. Yeni özgürlükçü dalgalar ne kadar radikal olsa da, eskinin köklerini beraberinde taşımaya meyyaldir nitekim. Tanrı’nın yerini eril toplum alırken modern devletlerin kuruluşu esnasında cinsiyet, bir siyasi araç olarak kullanılır hale gelmiştir. Bize nasıl yaşanması gerektiğini öğretmeye soyunan, bizim için neyin iyi neyin kötü olduğunu bizim adımıza düşünen ahlâkçı bakış açısının tam karşısında yer alan ahlâktanımazcılığın en ödünsüz savunucusu Nietzsche’dir. Tüm yaşamı boyunca bütün yapıtlarında ahlâka karşı yönelttiği eleştirilerinde, ahlâkın hem yaşamın kendi gücünü hem de insandaki yaşama gücünü, yani “erk istenci”ni tüketip yok ettiğini vurgulamıştır o. “İyi ile kötünün ötesine” olmak, her türlü kovuşturmanın ötesinde olmak, yargılamanın ötesinde olmak, öldürmenin ötesinde olmak demektir. Ahlâksal bakımdan iyi olanla kötü olanın, doğru olanla yanlış olanın, yapılması gerekenle yapılmaması gerekenin kişiden kişiye, kültürden kültüre, dönemden döneme değişiklik gösterdiğini savunan göreci etik, izin verilen ya da yasaklanan eylemlerin kişinin karakterine, eylemin gerçekleştirildiği bağlama görece olduklarını ileri sürer. Oysa ahlâksal olarak doğru olan ile yanlış olanın belirlenmesi, kültürün ya da toplumsal yaşam düzeninde birer aktör olan kişinin yaşam biçimine bakarak değerlendirilebilecek bir kavram değildir.

Cinsel Devrim’in eril ahlâkı
20. yüzyılın ikinci yarısında toplumda hakim olan baskıcı cinsel inançlara, davranışlara ve aile başta olmak üzere tüm toplumsal yapılara başkaldırı hareketi olarak tanımlanan “Cinsel Devrim”, cinselliğin, evliliğe, tek eşliliğe, heteroseksüelliğe ve çocuk doğurma eylemine indirgenmesine karşı çıksa da söz konusu "devrim" ahlâkçılığı yenemedi. Çünkü cinsel devrim üstyapısal bir çelişkiye karşı çıkarken altyapının, yani kapitalizmin üstyapıyla organik biçimde bağlı bulunduğunu görmezden geldi neredeyse. Cinsel devrimin yıkmak istediği üstyapılar, tam da kapitalizmin ihtiyaç duyduğu aile ve tutucu ahlâk anlayışıdır. Wilhelm Reich’in "ahlâki düzenleme, doğal biyolojik gereksinimlerin doyurulmasını önler ve baskı altına alır” cümlesinde toplanan bu özgürleşimci mantık da, aile kurumunun parçalanması da arzulanan özgürlük ortamını yaratamadı. Kapitalizm, bu kez tüm yükümlülüğü kadında toplayarak Cinsel Devrim’i kadınlar için yine bir büyük hapishaneye dönüştürmeyi başardı çünkü. İşgücünü denetim altında tutmak için dizayn edilen ahlâkın amacı, arzuları dizginleyip varolan tüm enerjiyi üretimde yoğunlaştırmaktı. Emek sömürüsüyle püriten ahlâk böylelikle yan yana yükselişe geçti. Dario Fo, “Açık Aile" adlı oyununda Cinsel Devrim’in erkeği özgürleştirirken kadın için bir mahkumiyet alanına dönüştüğünü gösterirken sol kültürdeki erkek egemen tavrı korumaya dönük zihniyeti de eleştirir.
Marksizm içinde Clara Zetkin ve Alexandra Kollontai, cinsel özgürlük ve serbest aşkın kadınlar lehine gerçekleşmesi için çalışırlar. Kollontai, serbest aşkın bütün açıklığıyla yaşanacağı geleceğin toplumunu bugünden kurmaktan yanadır. Yeni kadın ve yeni bir ahlâk anlayışının ilk örnekleri, toplumda tek tek de olsa görülür hale gelmiştir. “Yeni kadın”, “aşkta, yaşamın içeriği ve amacını değil, erkekler gibi, 'dinlenme, şiir, ışık' arar. Ama yeni kadın öncelikle çifte ahlâka baş kaldırır, yalnızca kadına uygun görülen erdemi reddeder. Yeni kadının temel felsefesi tutkunun, ruhunu zenginleştirmesidir. Kolllontai'ya göre yeni kadın kendi kimliğinin sahibidir, ama insanlığın çıkarlarına da bağlı bir yaşam sürer. Bu bağlılık onu hem iç dünyasında, hemde dış dünyasında özgür kılar. Kollontai’nin felsefesi idealist biçimde teoride kalırken cinsiyetçiliğe karşı mücadelesinde başarılı olan Emma Goldman’ın ardından anarşist hareket "feminist" bir karakter kazanır. Anarşizm tahakkümün bütün biçimlerine karşı olmayı gerektiren bir ahlâk felsefesidir çünkü ve anarşistlerin tarihselci bir bakışları olmadığından kadın sorununun çözümünü geleceğe havale etmezler. Anarşist ahlâk açısından "maşizm" gayrı-meşruyken "feminizm" meşrudur.
Liberal olsun, cumhuriyetçi olsun, bu yüzyıla damgasını vuran demokrasi anlayışlarının temeli erkektir. Cinsiyetten arınmış gibi sunulan "insan" ve "birey" kavramları kuramda da, pratikte de erkeğe işaret eder. Modern toplumun cinsiyet körlüğü, ahlâki evrenselciliği kendi idealleri çerçevesinde yargılama ve kendi haklılaştırılmamış varsayımlarını açık seçik kılmaya zorlama ihtiyacı bulunduğunu gösterir Şeyla Behhabib’e göre. Benhabib’in, Modernizm, Evrensellik ve Birey; Çağdaş Ahlâk Felsefesine Katkılar adlı kitabında (Ayrıntı Yayınları, 1999) belirttiği gibi, ahlâki vizyon, ahlâki bir erdemdir ve ahlâki körlük de kişinin karşılaştığı durumun ahlâki dokusunu görme yeteneksizliğidir. Etik rasyonalizm, 18. yüzyıldan bu yana kişisel ve ailevi ilişkilerin ahlâk dokusunu üstün körü ele almanın yanı sıra kadınların, çocukların ve öbür “özerk olmayan ötekiler”in ahlâki tecrübesi ve iddiaları bakımından bir ahlâki körlük biçimi geliştirmiştir.
Özen kaygılarını doğuran akrabalık, sevgi, dostluk ve cinsiyet alanları genellikle kişisel karar alma alanları olarak anlaşılır. Lawrence Kohlberg’in belirttiği gibi özen yöneliminin “biçimsel bakış açısından görüldüğü anlamda ahlâki” olmaktan ziyade “kişisel” olan alanlarla ilgili olduğu söylenmiş olur böylelikle. Bir yandan akrabalık, sevgi, dostluk ve cinsiyet ilişkilerimizin doğasına özgü olan iyi hayat sorunları ahlâki alana dahil edilir, ama diğer yandan ahlâki sorunların karşıtı olarak “kişisel” diye adlandırılır. Ancak modern ahlâk ve politika teorisinin başlangıcında bu alanların “kişisel” doğası eşit, kadın özerkliğinin tanınması anlamına gelmeyip, toplumsal cinsiyet ilişkilerinin adalet alanından uzaklaştırılması anlamına gelmektedir. Burjuva erkeğin uzlaşımsal ahlâktan, uzlaşımsallık sonrası ahlâka, toplumsal olarak kabul edilmiş adalet kurallarından bunların bir toplum sözleşmesinin ilkeleri ışığında yaratılmasına kendi geçişini selamlamasına karşılık, hane alanı uzlaşımsal düzeyde kalır. Adalet alanı Hobbes’tan Locke’a, hatta Kant’a kadar hanehalkının bağımsız, erkek reislerin birbiriyle iş gördüğü alan olarak görülürken, hane-mahremiyet alanı adalet mıntıkasının ötesine konulur ve burjuva aile reislerinin yeniden üretimsel ve duygulanımsal ihtiyaçlarıyla kısıtlanır. Agnes Heller “duygular hanesi” adını verir bu alana. Modern burjuva toplumunun gelişim çizgisinde kadının bahtı haline gelen bütün bir insani faaliyet alanı, çocukların yetiştirilmesi, yeniden üretim, sevgi ve özen, ahlâki ve politik kaygılardan dışlanır ve “doğa” gerçekliğine havale edilir.

Erdem her zaman mağlubiyete mahkumdur
Ataerkinin erkeği kültür, kadını doğayla özdeşleştirdiği ayrım yasasında ne var ki doğaya karşı işlenen suç en büyük suçtur Marquis de Sade’a göre. Topluma karşı giriştiği savaşımda kendine müttefik olarak doğayı seçen ve yalnızca ona güvenen Sade’a göre her türlü suçun, ahlâksızlığın ve sapkınlığın müsebbibi din, kilise, toplumsal norm ve yaptırımlardır. Slavoj Zizek’in vurguladığı üzere, “Kant’tan daha radikal olmak bir yana, sadece, özne Kant ahlâkının katılığına ihanet ettiğinde neler olacağını dile getiren” Sade, dinsel, toplumsal, geleneksel normların oluşturduğu alışkanlıkların içinden tanımlanan bir ahlâk anlayışının dışına çıkmanın, gerçek ahlâk olduğunu, ancak bu gerçek ahlâkın gerçek özgürlüğe yol açacağını düşünür. Romanları, sadist ve mazoşist deneyimlerin, bedensel işkencelerin ve pornografik cinselliğin görünüm ve doneleriyle dolu olsa da bir romantiktir Sade; roman kahramanları da aynı ölçüde romanesk. Zira romantik kahraman, yerleşik toplumsal ve ahlâki her türlü norm ve uzlaşımı reddeden, toplum tarafından dışlanmış ve kendi varlığının merkezine kendi benliğini yerleştirmiş olan kişiliği temsil eden yazınsal bir arketiptir.
Justine’de kadında simgelenen erdemi yerle bir eder. Kardeşi Juliette ne kadar ahlâksız bir kadınsa Justine o denli erdeme sahiptir. Ancak yüksek ahlâk sahibi aristokratlar tarafından yıllar yılı tutsak edilir, tecavüze, işkenceye maruz kalır. Yorgun bedeni tam rahata kavuşacağı sıradaysa bir yıldırım düşmesi sonucu hayatını kaybeder. Justine, ilahi adaletin de kurbanıdır bu anlamda. Erdemi baş köşeye yerleştirerek ahlâkla ilgili kavramların ancak erdem aracılığıyla temellendirilebileceğini öne süren erdem etiğine de bir karşı duruştur bu.
Erdem etiğini diğer ahlâk öğretilerinden ayıran özellik, “eyleyen temelli” oluşudur. Başka bir deyişle, bir eylemin ahlâki açıdan uygun olup olmadığını varılan sonuçlara bakarak değerlendiren yararcılık ile sonuççuluğun tersine, erdem etiğinin temel ölçütü, eylemde bulunan kişinin “ahlâksal iyi”yi içselleştirip içselleştiremediği ya da ahlâki bakımdan “iyi karakter”e ulaşıp ulaşamadığıdır. Kişi belirli koşullarda erdemli eylemlerde bulunabilir; ancak bu onun tümüyle erdemli biri olduğunu göstermez.
Doğa kadının erken olgunlaşmasını, erkekten nezaket beklemesini öngörmüştür. Böylece erkeğin ahlâk aşamasına olmasa dahi, ona hazırlık teşkil eden ahlâki davranış aşamasına ulaşmasını istemiştir. Ahlâki eyleyenin kadın olması niyetindeki dilemma kadının eyleme kapasitesini elinde bulunduramayışıyla açıklanabilir. Ahlâksal eyleyen en geniş anlamıyla eyleme kapasitesini elinde bulun duran, eylemde bulunan kişiye yani eylemin yapıcısına karşılık gelirken, eylem, eyleyenin eylediği ya da yaptığıyla tanımlanmaktadır. Erkek bir eyleyen olarak belli eylemlerde bulunurken, kadın bu eylemlerin değerini bilen, erkeğin eylemlerini uzaktan izleyendir, ama asla eyleyen değildir. Buna karşın kadınların da kendi sınırlı kapasiteleriyle erkekten başka bir eylem kipi içinde oldukları düşünüldüğünde, eyleyenin kimliğini belirlemenin bütünüyle göreli bir konu olduğu, dolayısıyla da kimin eyleyen olup kimin eyleyen olmadığının her durumda açık olmadığı gibi bir durum söz konusudur. Nitekim “eyleyen ile eyleyen olmayan ayrımı” özellikle ikinci feminist hareket dalgasıyla birlikte iyiden iyiye sorunlu bir hale gelmiştir. Yine bu bağlamda, “cinsel eyleyenlik” denince, cinsellik nesnesine karşı kendi arzularını kabul ettiren bir cinsel eyleyen anlaşılmaktadır. Charlotte Perkins Gilman’ın “Biz, dişinin besin için erkeğe bağımlı olduğu, cinsel ilişkisini aynı zamanda ekonomik bir ilişki içinde yürüten tek hayvan türüyüz“ yorumunun da gösterdiği gibi, kadının toplumda öteki kalmasının ve eyleyen haline gelemeyişinin sebeplerinden biri ekonomik bağımlılığıdır ve bu doğanın öngördüğü bir durum değildir.
Feministler kadınların farklı bir iktidar anlayışları ve farklı bir ahlâk sistemleri olduğunu ileri sürüp çağdaş düşüncenin en temel kategorilerinden bazılarının (birey kavramı, çıkarlar nosyonu, eşitliğin benzer muamele anlamına geldiği varsayımı) eril bir tarzdan çıkarsandığının ayırdına varmalarına rağmen neoliberalizmle birlikte giderek kutsanan ahlâk fetişizminin kurbanları olmaya devam ediyor kadınlar. Kadının kendi bedeni üzerinde hak iddia edememesi, kürtaj yasakları, klitoris sünneti, eşcinsel evliliğin, hatta bizzat eşcinselliğin yasalara aykırı oluşu, evliliğin devlet eliyle desteklenmesi, kadını ahlâk yaftası altında ezmeye ve yok etmeye yönelik iktidar mekanizmasının dünyanın pek çok bölgesinde nasıl çalıştığının sıradan göstergeleri.
AKP'nin neoliberal politikalarının ana gövdesini oluşturan yasal düzenlemelerle birlikte kadınlar için aile ve evliliğin tek yaşam biçimi haline gelmesi, bunun dışında hiçbir seçeneğin kalmamasını “IMF'nin, Dünya Bankası'nın, sermayenin kendi tercihleri ve ihtiyaçları doğrultusunda patriyarkayla el ele vermesinin sonucu olarak ortaya çıkan bir durum” olarak nitelendiren Gülnur Acar Savran, anayasa taslağının ruhuna sinmiş bir aile koruyuculuğu ve ahlâk fetişizmi ile karşı karşıya olduğumuzdan söz ediyor “Kadın Düşmanlığının Yeni Yüzü” (Radikal 2, 20 Mart 2008) başlıklı yazısında:
“Özellikle de, özel hayatın dokunulmazlığı ve örgütlenme haklarının ahlâk gerekçesiyle sınırlandırılmasının, kadınların baskı altına alınmasında ne kadar kolay başvurulabilecek bir gerekçe olduğu açık. Buna bir de, ailenin ‘ahlâki bir gerçeklik’ olarak nitelendirilmesini eklediğimizde muhafazakârlık çemberi tamamlanıyor.”
Örgütlü ve kültürel şiddet, ahlâk kavramı dolayımıyla kadını sürekli yargılanan, ötekileştirilen, eskilten bir nesneye evirmek konusunda kararlı ve gereken güce de sahip. İffetin, erdemin ve ahlâkın simgesi kadını bu maşist kıskaçtan kurtaracak olan ise yine kadınların hem bedenen, hem zihnen özgürleşimleri ve egemen mücadele yöntemleriyle, patriarkal dilsel aygıtları değiştirme istekleridir. Erkek egemenliğinin köklerini bulacağımız tüm araçları ve dili yıkacak bir karşı devrim, elbette ki doğa-kültür, uygar-primitif, otorite-itaat, kadın-erkek, ahlâklı-ahlâksız gibi ikili kesin ayrımları ortadan kaldıracak bir hareket olmalıdır. Özcülükten arınmış, cinsiyet kategorisini toplumsal ve biyolojik olarak dışlayan bir cinsiyetsiz hareket belki de...

1 yorum:

gmshn dedi ki...

Tesettür, kadınlar için fıtrîdir ve fıtratları iktiza ediyor.
Çünkü; kadınlar hilkaten zaîf ve nazik olduklarından, kendilerini ve hayatından ziyâde sevdiği yavrularını himaye edecek bir erkeğin himaye ve yardımına muhtaç bulunduğundan, kendini sevdirmek ve nefret ettirmemek ve istiskale ma’rûz kalmamak için, fıtrî bir meyli var. Hem kadınların on adetten altı-yedisi ya ihtiyardır, ya çirkindir ki; ihtiyarlığını ve çirkinliğini herkese göstermek istemezler. Ya kıskançtır; kendinden daha güzellere nisbeten çirkin düşmemek veya tecavüzden ve ittihamdan korkar; taarruza ma’rûz kalmamak ve kocası nazarında hıyanetle müttehem olmamak için, fıtraten tesettür isterler. Hatta dikkat edilse, en ziyâde kendini saklayan ihtiyarlardır. Ve on adetten ancak iki-üç tanesi bulunabilir ki; hem genç olsun, hem güzel olsun, hem kendini göstermekten sıkılmasın.

Ma’lûmdur ki; insan sevmediği ve istiskal ettiği adamların nazarından sıkılır, müteessir olur. Elbette açık saçıklık kıyafetine giren güzel bir kadın, bakmasına hoşlandığı nâmahrem erkeklerden onda iki üçü varsa, yedi sekizinden istiskal eder. Hem tefahhuş ve tefessüh etmeyen bir güzel kadın, nazik ve seriü’t-teessür olduğundan, maddeten te’siri tecrübe edilen belki semlendiren pis nazarlardan elbette sıkılır. Hatta işitiyoruz; açık saçıklık yeri olan Avrupa’da çok kadınlar, bu dikkat-i nazardan sıkılarak, “Bu alçaklar bizi göz hapsine alıp sıkıyorlar” diye, polislere şekva ediyorlar... Demek medeniyetin ref’-i tesettürü, hilaf-ı fıtrattır. Kur’ân’ın tesettür emri fıtrî olmakla beraber, o maden-i şefkât ve kıymetdar birer refika-i ebediye olabilen kadınları, tesettür ile sukuttan, zilletten ve ma’nevî esaretten ve sefaletten kurtarıyor.

Hem; kadınlarda, ecnebî erkeklere karşı fıtraten korkaklık, tahavvüf var. Tahavvüf ise, fıtraten tesettürü iktiza ediyor. Çünkü; sekiz dokuz dakika bir zevki cidden acılaştıracak sekiz dokuz ay ağır bir veled yükünü zahmet ile çekmekle beraber hâmîsiz bir veledin terbiyesiyle sekiz dokuz sene, o sekiz dokuz dakika gayr-ı meşru zevkin belâsını çekmek ihtimali var. Ve kesretle vâki olduğundan, cidden şiddetle nâmahremlerden fıtratı korkar ve cibilliyeti sakınmak ister. Ve tesettür ile nâmahremin iştihasını açmamak ve tecavüzüne meydan vermemek, zaîf hilkatı emreder ve kuvvetli ihtar eder. Ve bir siperi ve kal’ası, çarşafı olduğunu gösteriyor. Mesmuatıma göre: Merkez ve payitaht-ı hükümette, çarşı içinde, gündüzde, ahalinin gözleri önünde, gâyet adi bir kundura boyacısı, dünyaca rütbeten büyük bir adamın açık bacaklı karısına bilfiil sarkıntılık etmesi, tesettür aleyhinde olanların hayasız yüzlerine bir şamar vuruyor!..

İzleyiciler