22 Mayıs 2008 Perşembe

QUEER AS FOLK





Yazgının ve yasanın ihlali
NE KADIN, NE ERKEK


“Orlando kadın olmuştu. Ancak başka her bakımdan eskiden ne idiyse oydu... Cinsiyet değişimi, geleceğini değiştirse de kimliğini hiç değiştirmemişti.”
Virginia Woolf’un en ayrıksı romanı olmakla birlikte günümüzde edebi örneklerine daha sık rastlanan “transgender” kahramanların önceli diyebileceğimiz Orlando’nun değişimi, acısızca ve kendisinde hiç şaşkınlık uyandırmayacak biçimde gelişir ama etrafındakiler durumdan son derece hoşnutsuz, tedirgindir. Durumun doğaya aykırılığını savunarak Orlando’nun öteden beri kadın olduğunu ya da tam tersi onun halihazırda bir erkek olduğunu kanıtlamak için ellerinden geleni yaparlar. Farklılık ve ötekilik, zihinsel ve toplumsal olarak baş edilmesi en zor meselelerden biridir çünkü. Oysa iktidar tarafından inşa edilen normallik gibi toplumsal olarak belirlenen cinsellik de ontolojik veya doğal bir zorunluluk değildir; aksine olumsaldır ve farklı görünümler içinde belirir. Orlando’nun belleğinin hiçbir engelle karşılaşmaksızın geçmiş yaşamını, en başından itibaren anımsayışı cinsiyetin hafızalandırılmış, işlenmiş bir kurgu olduğunu gösterir. Çünkü beden, toplumsal cinsiyetin, ırkın, sınıfın işaretlerini performatif biçimde kazanarak beden olur; toplumsal cinsiyetlendirmenin bir varsayımı, işlemesinin temel koşuludur cinsiyet. Judith Butler, Foucault’nun tezini bir adım daha ileri götürerek biyolojik cinselliğin de yapılandırılmış bir kategori olduğunu söyler. Cinsiyetlerin ikiliği kabulüne dayanan cinsiyet farklılığı olgusuna tümüyle yüz çeviren Butler’a göre, dişi ve eril, kadın ve erkek kategorileri biyolojik veri değildir. Zira verili olan zaten çoktan bizim ona verdiğimiz, dilimizin, kültürümüzün anlamlarıyla canlanmış olarak bize verilidir. Öyleyse bu bağlamda “kadın mı, erkek mi?”sorularının da toplumsal şartlanma dışında doğal bir cevabı yoktur. Regülatif cinsiyet kategorisini bir varsayım olarak kabul etmek de, bir bilgi-iktidar sistemi olan bu regülatif stratejiyi sahiplenip yaygınlaştıracaktır.
Ne var ki toplumsal örüntüler ve iktidarın zorunlu şartlamaları, norm dışı bedenleri, bu soru üzerinden hedef tahtası haline getirir. Jess Goldberg’in yaşamını ve kimliğini kör bir bulut gibi sararak, onu çocukluğundan beri yaralayan işte bu tanımlanma ve çağırma zaruretidir. ABD sol hareketinin önemli isimlerinden, Workers World Partisi yöneticilerinden ve transgender kuramcılarından Leslie Feinberg, Stonewall Kitap Ödülü, Lambda Edebiyat Ödülü, Amerikan Kütüphaneler Birliği Lezbiyen/Gay Kitap Ödülü kazanan yarıotobiyografik anlatısı Sevici Türküsü, Bir Sevicinin Romanı’nda toplumsal dönüşüm olmadıkça bireysel özgürleşmenin de gerçekleşemeyeceğini gösteriyor. Feinberg anlatısının başında romanın bir hayal ürünü, roman karakterlerinin de gerçek insanlarla olan benzerliğinin sadece rastlantı olduğu uyarısında bulunuyor ama biliyoruz ki hakikat, yorumun ürünüdür ve olgular söylem tarafından kurulur. Feinberg, kendini doğduğu andan itibaren erkek gibi hisseden, ancak bunun bedelini her türlü tacize, tecavüze, aşağılanmaya maruz kalarak ödeyen Jess Goldberg’in bir kurmaca kişisi olduğunu söylerken onu anonimleştiriyor, bizzat kendi hayatından damıttığı kahramanıyla mesafesini koruyor. Böylelikle bir diagesis (nakil) olarak gerçek hayat öyküsüne; mimesis (temsil) olarak da romana yakın duruyor Sevici Türküsü.

Yeni bir imkân: Queer teori
Öteki avının sürgittiği Mc Carthy döneminde, projelerde (eski ordu barakaları) büyüyen Jess’in erkek oma arzusu farklılıktan değil, varolan kadın prototipleri içinde kendisini görememesinden kaynaklanır. Moda kataloglarında, magazinlerde, ekranlarda gördüğü, dikte edilen kadın modelinde kendini bulamaz Jess:
“Büyüdüğüm zaman olmak isteyeceğim hiçbir gelişmiş kadın yoktu aralarında.”
Ama ebeveyni ve toplum onun kendini dilediği gibi kurmasına izin vermez. Dışlanıp taşlanması bir yana aklı dahi cinsiyetlendiren tıp tarafından anormal olarak yaftalanarak akıl hastanesine kapatılır. Cazibe Okulu’na gönderilmesi ise eziyetlere son noktayı koyar. Onu hem hanımefendi bir kadın, hem anne yapmaya kararlı iktidar mekanizmalarını ve evini terk ederek fabrikalarda çalışmaya başlar Jess. Cinsel kimlik ve tercihleri kendine yakın insanlarla tanışır ancak şu alay, ömür boyu mütecaviz bir sorgulamayla inşa etmeyi sürdürür onu: “Hey yumuşakça! İbne! Kız mısın oğlan mı?”
“Hey sen ibne”gibi tacizkâr şekilde çağırırken özgürlüğü ve öznelliği de işgal ediyorsa yasa, kişi nasıl muktedir kılınıp onu işgal edebilir ki? Judith Butler, incitici seslenişin aynı zamanda incitilene incinmeyi farklı bir biçimde tekrar etme olanağı sunduğunu ve böylelikle onu, incinmenin yarattığı travmanın yörüngesinde kalmaya, mahkûmiyeti aşmaya muktedir kıldığından söz eder. Tacizin terimlerini yeniden anlamlandırma imkânı ise sınır aşımı, tekrar ve abartıdan doğar. Bu sayede bir dışkılama nesnesi konumundan rüştünü ispat etme noktasına taşınır muğlak cinsel kimlik. Ancak Jess’e aşağılayıcı, dışlayıcı nefret ve öfke olmak istediği cinsiyetten, erkeklerden gelir daima... Heteroseksüel idealleri taklit ederken heteroseksüel norm tarafından dışlanan bir taklittir onunki. Butler’ı onaylarcasına Jess’in karşı cinse özgü giyim, tavır ve davranışlarında, karşı cinsin abartılı bir taklidini görürüz. Ne var ki erkeklik hormonu alıp, kamusal alanda “erkek” olarak tanımlanmaya başladığı süreçte, öfkesi de eril dile tercüme edilir. Bir vajinası olduğunu unuttuğundan jinekolojik hastalıklardan mustarip olan Jess, bir kadın doktoruna şöyle seslenir: “Hepinizin a..nıza koyayım!”.
Onu kabullenmeyen eril dünyanın dilini kolaylıkla kabullenmiştir Jess. Toplumsal değerlerin değişmesi için dildeki ayrımcı, ırkçı, cinsiyetçi, heteroseksist kavramların ve şiddet yapılarının sökülüp atılması gerekmez mi? İçinde düşündüğümüz dil, dışsal şeyin bilincimizdeki mevcudiyet kabulünü de yıkarak değiştirilmez mi? Yine erkekten kadına transfer olan kimliklerin kendilerini “bacı” sıfatıyla tanımlamaları da değişimin, dil ve dilsel temsil araçlarından geçtiğini gösterir bize. Çünkü simgesel kızkardeş, cinsel olarak elde edilemez, cinselliği yok edilmiş kadın temsiliyetlerini karşılayan “bacı”, eril dilin modelidir. Dil meselesinden hareketle, dişil/eril ayrımından özgürleşen ara cinsiyetlerin, kategorileştirmeyi ikincil üretimine de değinmek istiyorum. Orijinal adı Stone Butch Blues olan ancak Türkçe’ye Sevici Türküsü şeklinde çevrilen anlatının kahramanı Jess bir sevici değil, butch’dır. Zira sevici olması durumunda anlatının akışının da değişmesi gerekirdi. Çünkü hayatının ilk ve tek aşkı Therasa femme’dir ve bir erkek ile değil, bir sevici ile hiç değil, bir butch ile birlikte olmak ister. Jess’in erkek olması durumunda, kendi öznelliğinin ve tercihlerinin elinden alınacağını, kadın erkek rollerinin yeniden üretileceğini bilir. Fakat tüm roman kahramanları Theresa kadar özgürleşmiş değil. Lezbiyenlerin femme’leri ve butch’ları (erkek şovenisti domuzlar oldukları zannıyla) küçümsemesi, butch’lar, lezbiyenler ve femme’ler arasında bir yakınlaşmadan ziyade bir dışlama ve küçümsemenin görünürlüğünün fazla oluşu, ötekileştirmenin ikinci kez tekrarını gündeme getiriyor. Bunu aşabilmenin yolu ise queer teoriyi içselleştirebilmek sanırım. Zira kapalı bir cemaat içinde, tek tek kimliklerin mutlaklaştırılmasına karşı olan Q, heterojen bir olasılıklar çokluğunu, ütopik bir negatifliği arar. Homofobi kadar, onaylayıcı, olumlayıcı eşcinsel yaklaşımı da eleştiren, biseksüelliği, cinsiyet ötesi olanı, muğlak cinsellikleri öne çıkaran Q, iktidarlaşmaya başladığı ân kendini yeniden kuran göçebe bir harekettir. Jess, queer teoriyi içselleştirdikçe yeni kelimelere, kendi kelimelerine ihtiyacı olduğunu algılar. Çünkü hissettiklerini eril dilin içinden tarif edemez. Kurucu dil edimi, eylemiyle ilgili olarak hesap sorarak kurmuştur özneyi, ancak onu incitici bir eylemin kaynağı olarak tecrit eden şey, iktidar söyleminin yeniden üretimidir.

Sevici Türküsü/Bir Sevicinin Romanı
Leslie Feinberg, Çev: Cemile Çakır
Artshop Yayıncılık

Hiç yorum yok:

İzleyiciler